Çetin Emeç’e Mektuplar (XII)

Sevgili Emeç,

Bu yıl seni iki kere andılar.

Bir gerçek dostların, arkadaşların ve meslekdaşların.

Diğeri resmi, protokoler ve geleneksel anma töreniydi.

Sana uzun uzun mektuplar yazdım.

Ama söyleyeceklerim bitmiş değil.

Genç gazeteciler için söyleyeceklerim var açıkcası.


Senden önce rahmetli Nezih Demirkent’le, Erol Simavi’nin Hürriyeti’nde 10 yıl  çalıştım.

İki yıl kadar da Dünya Gazetesi’nde Nezih beyin bana tahsis ettiği Dördüncü Boyut adlı köşemde ekonomi yazdım.

Nezih beyle son  güne kadar dost kaldım.

Ağabey kardeş ilişkisini sürdürdük.

Bir gün olsun kırıldığımı hatırlamıyorum.


Daha sonra seninle yine Hürriyet’de 4 ay birlikte çalıştım. Doğrudan ve birinci elden haberleri seninle konuştuğum, tartıştığım günler oldu. Ankara Haber müdürü olarak dört ay güzel günler yaşadık sayılır. Gazeteci ve haberci olarak.


Değişik bir yönetim tarzın vardı.

Bunu anlatmak uzun sürer.


Senden sonra Ertuğrul Özkök ile de çalıştığım dönemler oldu.

Kah Hürriyet Haber Ajansı Ankara Temsilcisi olarak, kah aynı çatı altındaki Tempo Dergisinde editörlük yaptığım dönemlerde.

Kah Son Havadis Gazetesi’nin (Hürriyet co- corparation) Ankara temsilcisi olarak, karşı karşıya geldik.

Kah Hürriyet’in Ankara ekinde bir yıl süreyle yaptığım görev sırasında.


Yönetim tarzlarınızı eleştirmek gerekirse şöyle bir tablo ortaya çıkıyor.


Nezih beyin dönemi:

Hürriyet’in altın yıllarıdır.

Her açıdan.

Habercilik açısından harikaydı.

Traj açısından doruklardaydı.

Halkın tam güvenini alan tek gazeteydi denebilir.

Çalışanlar, emekciler yani bizler için ise “mamur ve müreffeh” dönemdi.

Patron, adam gibiydi.

Nezih bey, insandı.

Hem patronun parasını korumasını bildi.

Hem işçisini korumayı.

Fikir işçileri 12 maaş ve 6 ikramiye alıyordu o dönem.

Haberler öyle tek kanaldan verilemezdi.

Bir kişinin yönlendirdiği, üfürdüğü bilgiler haber haline getirilip yayınlanmazdı.

Yurt dışı geziler merkezin bilgisi ve Nezih beyin izni ile gerçekleşirdi. Devlet imkanlarıyla yurt içi ve yurt dışı seyahatlare katılamazdık. Merkeze haber vermeden, Bayındırlık Bakanı ile Macaristan’a giden bir arkadaşımız Ankara’ya döndüğünde anında işten çıkarılmıştı.

Ama 10 yıl içinde kovulanların sayısı hiç bir zaman bir elin parmakları kadar olmadı.


Senin dönemine gelirsek.

İki ayrı dönemde Hürriyet’te görev yaptın.

İlk döneminde kusura bakna ama engizisyon mahkemesi gibi uygulamalara tanık olduk.

Kendi kadronu kurmak için Ankara’da üç yıl içinde 30’dan fazla fikir işçisini kapı önüne koydun veya koydurttun.

Keza Istanbul Merkezi  hallaç pamuğu gibiydi.

Biat edenler senden oldular.

Biat etmeyenler kapının önündeydiler.


Ama çok titiz habercilik yapıyordun.

Gazetecilik etiği önemliydi senin için.

Habercilik ve gazeteciliğine, titizliğine, zor karar vermene tek kelime ile eleştiri getiremem.

Başlık atmada, kavram yaratmada, tasarımda üstüne kimse yoktu.

Bab-ı Ali’nin gelmiş geçmiş en iyi ve korkusuz yöneticilerinden biriydin. Benim tanıdığım Çetin bey gözünü budaktan sakınmadı.

Ama çok da hatalar yaptı.

Neyse bunu yakınında ve yanında uzun süre çalışanlar bir gün yazarlar.


Özkök dönemine gelince:

Kimse kusura bakmasın, Özkök 20 yıla yakın koltuğunu koruyor ama döneminin  adını koymak çok zor.

“Tam bir Bizans yönetimi” diyenler var.

Entrika, iktidar, erk, savcılık, hakimlik, bankacılık, petrolcülük, sigortacılık gibi estantaneler herkesin gözleri önünde hala.

Hem muhabir, hem yazar, hem patronun sözcüsü, hem işletmeci gibi görevleri üzerinde taşıyan Özkök döneminde, fikir işçisi ve emeğin adı unutulduğundan bu dönem olsa olsa “Benim muhabirim işini bilir” dönemidir.

Ben hala ne denilmek istendiğini anlayabilmiş değilim.


Ama bir şeyin farkındayım, gazetecilik nedense unutulmuş durumda.

Yazar çok.

Yazan yok.

Neyin, ne zaman, neden yazıldığı belli değil.

Kah sahibinin sesi, kah iktidarın yalakası, kah muhalefetin borazancıbaşısı..

Menfaat kokusu izlenerek, para sesinin geldiği yöne doğru ilerleyerek gazetecilik yapıldığı bir dönem.

Adını koymak zor.

“Hep bana, Rabbena dönemi” diyenler de var.

“Gazetecilik yapmak şart mı yani?” diyenler de…


Özetle üç insan, üç ayrı dönemi bir gün birileri nasılsa yazar.

Ben sadece kendi duygularımı aktarmaya çalıştım.

Yanlışlarım vardır.

Kesinlikle etki altında kaldığım anlar olmuştur.

“Bir daha dünyaya gelsen kiminle çalışmak istersin “ diye sorsalardı, kesinlikle Erol Siavi’nin Hürriyet’inde ve Nezih Demirkent’le” derdim.

Gazeteci gibi gazetecilik yapmak için.

Adam gibi adamlarla, omuz omuza ve huzur içinde çalışmak için.

Gelecek korku ve endişesi olmadan  gazetecilik yapmak için.

Her sabah huzur içinde koşarak gazeteye gittiğim için.

                                  (son) 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

ten + 1 =