Evden çıkmak

Dün sabah erken kalktım. Gazete almak için mahalle marketine girdim: Muhabbet kurulmuştu yine. Yaşlıca bir beyefendi , onun eşi ve bizim marketin sahibi arasında… Hürriyet’in ilk sayfasını haşmetli bir resim kaplıyordu. Tüm ordu komutanları, bir sürü yıldız… falan. Muhabbet bu fotoğraf üzerineydi. Bunun bir gövde gösterisi olduğunu, bu fotoğrafın birilerine bir şeyler söylemek için verildiğini söylüyordu market sahibi, yaşlı beyefendinin onayını almak istercesine ve ordunun o kuvvetli gövdesinden hoşnutlukla…

Yaşlı beyefendinin gözü benim sol omzumdaki dövmeye takıldı. Gözleri ve ilgisi tatlılıkla omzuma yönelmişti. Önce dövmenin gerçek olup olmadığını sordu; market sahibi atıldı ve gerçekliğini işgüzarlıkla tescil etti. Yaşlı beyefendi, ondan hiç beklemediğim bir isabetle dövmenin bir ejderha olup olmadığını sordu. Bir sürü insanın alakasız tahminlerine maruz kalmıştım oysa daha önce. Evet yanıtını alınca da, bununla eşinizi mi korkutuyorsunuz, dedi. Ben de gülerek, eşimi korkutmak için bu ejderha dövmesine ihtiyacım olmadığını söyledim.

Bunu söylerken de o ana kadar sohbete katılmamış eşine muzipçe baktım; ne de olsa o da kadındı ve ne demek istediğimi çok iyi anlardı. Ancak biraz önce dövmemden, dövmemin haslığından –nedense gururla- söz eden market sahibi bu kez benim kadın egemen halimden pek hoşlanmamıştı.

Yaşlı bey, neden ejderha dedi; ben ona Çin falından ve ejderhalardan falan bahsederken –bu sevimli yaşlı çifte bir parça hoşsohbet iyi gelir diye düşünmüştüm- biraz üzüntüyle “yoksa fallara inanıyor musunuz?” diye sordu. Biraz önce eşini ve dolayısıyla erkekleri korkutmak için ejderhalara gereksinimi olmayan kadını keyifle selamlarken, şimdi yaşadığı hayal kırıklığı sesinin tonundan açıkça hissediliyordu.

Hayır hayır, dedim. Fallara inanmıyorum, gözümle gazeteyi işaret ederek, bunca gerçeklik varken fallarla inanmak… Sadece bu güzel sohbete aracılık etti fallar dedim, o kadar…

Yaşlı bey bana bir misyon mu yüklemişti? Bu büyük bir olasılıkla benim hayal gücüm ya da olsa olsa kendi kendime yüklediğim bir misyondu… Ama yaşlı bey ve ben ve kadınların korkusuzluğundan söz ederken bakışıp anlaştığımız, yaşlı beyin eşi; o kadınları merak etmiştik sanki aynı anda.
Neredeler? Nerelerde oyalanıyorlar? Hangi sokaklarda geziniyorlar; hangi fallı kahvelerin çıkmaz telvelerinde sorunlarına çözüm arıyorlar? Neden hala hiç çıkmayacak fallara ve vitrinlerin hiçbir şey göstermeyen aynalarına bakıyorlar?

“Bulsana onları !”

Koltuğumun altında gazete ve ekmekle eve dönerken hala düşünüyorum… Erkeklerden korkmayan kadınlar; erkeklerin kurduğu dünyada, onların çevirdiği ekonomik, küresel zamazingolarda, onların çıkardığı savaşlarda yer almak istemeyen kadınlar; korkmamakla kalmayıp buna karşı çıkıp başka bir dünya kurmak için kolları sıvayacak kadınlar; neredeler? Ben bakkaldan ekmek alıp “eve” gidiyordum.

Ama daha önce o evden çıkmıştım.

O kadınlar evlerinden ne zaman çıkacaklar? Çıkmak gerek. İlk olarak da tülleri yakmak. Bu kadar oyalandıklarına göre belki bu zor geliyordur onlara… Tülleri yakmak . Ama bilmiyorlar mı, kendi çocuklarını yakmak çok daha berbattır… Kahve falları çocukları yakmaktan söz açmaz. Daha güzel evler, daha büyük arabalar vaad eder yalnızca, dolayısıyla daha büyük küresel zamazingolar!

Kendi kendime şöyle söylenmiştim evden çıkarken: Evden çıkıyorum; bu cepheyi bırakıyorum. Kaybettiğim için mi? Hayır. Savaşmaktan yorulduğum için mi? Hayır. Bu cepheyi bırakıyorum. Nedenini hem biliyorum hem bilmiyorum.

Taşın üstünde bir şişe patladı. Tuzla buz oldu. Camların çevreye ağır çekim hızıyla dağılmasını seyrediyorum. Klişelerden korkmadığım için seyredebiliyorum bunu. Yazabiliyorum da… Ondan dersimi alıyorum.

Plastik bir top; fazlaca şişirilmiş; içi tıka basa havayla dolu bir top da patlıyor. Ateşe atılmış bir deodorant kutusu, bir mavi mutfak tüpü ve apandisim patlıyor. Ve doğalgaz boru hatları, ampuller ve mısırlar…

Bu birleştirmeye çalıştıklarınızla ilgili bir şey. Bazı şeyleri bir araya getirmeye çalışırken örneğin, ateşi oraya hiç yaklaştırmamalısınız. Ateşi istiyorsanız, diğerleri uzak kalacak…

Ben ateşi istiyorum.

Diğerlerini bı-ra-kı-yo-rum. Biliyorum, bu beni hasta edecek. Ya da küçük bir umut, hastalıkla sağlık arasındaki ipte beni canbaz edecek.

Ben artık oynamıyorum. Oyununuzu korkunç buluyorum çünkü; tek kelimeyle iğrenç. Aile fotoğraflarınızı, koltuk takımlarınızı… Mutlu, ideal çift numaralarınızı. Aşk korkunuzu… Ama yine de ateşten bir parça almak isteyişinizi. Korkunç buluyorum. Yanmayı asla beceremezsiniz, ama “bir parça sıcaklığa” hayır demezsiniz. İkiyüzlülüğünüzü iğrenç buluyorum.

Bir kar makinesi olmak istiyorum. Yerde biriken karları gerisin geriye, gökyüzüne göndereyim. Birikmesinler. Ayrışsınlar; parça parça, lapa lapa ayrışsınlar: karın güzelliği bundandır. Gökyüzünde savrulsunlar. Hiç bir yere konmadan. Sıcak bir kahveyi püskürtür gibi ağzımdan; bir bebeğin mamayı tükürmesi gibi.

Tükürüyorum. Havlu takımları, alışveriş arabaları, kadın dergisi öğütleri, giysilerde ve evlerde vintaj modası, trendy mekanlar, taksitle bayram tatilleri; benim için, bana kolaylık olsun diye bir araya getirilmiş, birbirine yakıştırılmış ıvır zıvırla düzenlenmiş mağaza vitrinleri, yeni çıkan ürünler tükürüyorum.

Ateşi istiyorum. Ama ateş kalmamış. Her şey var, o bitmiş.

Tarihi yokluyorum. Ateşten yapmadık mı, bütün yaptıklarımızı? Kasıklarımız tutuştuğundan? Ormanlarımızın yangınlarını birleştirdiğimizden? Birleşip yandığımızdan; kül olup yine ayrıldığımızdan değil mi tüm olanlar?

Ateş diyorum; ancak kafese kapatılmış maymun misali, havalı bir zippo hapsinde bahsedebiliyorsun ondan.

Yanmasından korktuklarına bir baksana! Moda çekimi değilse, sevişemiyorsun bile. Seyircisiz adımını atmazsın dışarı. Sen yapamıyorsan, ver bana bi dakka. Zippo nası çakılır göstereyim. Herhangi bir gazetenin alışveriş ekini al. Kenarından tutuştur. Önce tüller… En çabuk onlar alev alır çünkü… Sonra içler acısı hayatın!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 × three =