Evler… Evler…

Bir kenti kent yapan evler değildir. Bir kenti kent yapan bahçelerdir parklardır alanlardır anıtlardır caddelerdir varyantlardır korulardır stadyumlardır buna benzer şeylerdir. Boş yer bırakmamacasına kentleri evlerle doldurmak kentle ilgisi olmayan bir yığın oluşturmaktır, bir beton demir cam yığını yaratmaktır. Toprak yeterli değilse kenti yaymak yerine yukarıya doğru uzatmak gerekir. Gökdelen adı verilen ucubeler bu yükselme zorunluluğunun son derece çirkin ürünleridir. Bir de onları kart gelin gibi süslemiyorlar mı, insanın kanına dokunuyor. Dimdik yukarı doğru uzayanları var, nedense kamburunu çıkarıp şöyle yana yatar gibi yapanları var, geriye doğru kaykılanları var. Bu durumda bir kent estetiğinden söz edemiyor da olsak bir gökdelen estetiğinden söz edebiliriz. Bir toplantıda ben bu anlamda bir şeyler söyleme cesaretini gösterdiğimde bir mimar hanımefendi kardeşimiz yekten şöyle dedi: gökdelen estetiği çağımızın estetiğidir. Çağımızın estetiği de olsa bir gerçek estetik kavrayıştan çok bir estetiksizlik estetiğidir dedim. Mimar hanımefendinin benim görüşlerime katılması olası değildi. O sıra belki de kendisi birkaç gökdelenin estetiğinden sorumluydu.

Bir kenti kent yapan evler değilse bir toplumu toplum yapan da gündelik yaşamın verimli ortamında kendilerine yer açmış olan ya da yer açmaya çalışan sıradan aydınlar değildir. Kentlerin ve giderek ülkelerin yazgısını bu tür aydınlar ele geçirdiğinde insanlar için özellikle de tabandaki insanlar için umutsuzluklar üreten boğucu bir ortam oluşmaya başlar. Bu boğuntu ruhsallığı giderek bütün kitleler için öldürücü olmaya yatkındır. Biz sorunu topluma ve daha ötede toplumlara yaymaktan çok burada kent düzeyinde ele almak isteriz. Kentleşme adına hiçbir estetik kaygı gütmeden yalnızca evler üreten bir toplum kesinlikle bir mutsuzlar toplumu olmaya mahkumdur. Bunun önüne geçebilecek güç de üst düzeyde gerçek aydınların toplumsal yaşama koydukları ağırlıkları olabilir. Oysa bizim şu gerçekten çok sevimli toplumumuzda hepimizin çok güzel bildiğimiz gibi böyle bir birikimimiz pek yoktur. O yüzden kentlerimiz her gün biraz daha çirkinleşiyor ve biraz daha yaşanmaz oluyor.

İktisadi sorunlar barınamama kaygısını, evin dışına atılma korkusunu öne çıkarıyor. Başımızı sokacak bir yerimiz olsun gerisi önemli değil. Kentin evleri hemen her kesimin insanı için baş sokacak yer anlamı taşıyor. Görüyoruz ki zengin mahallelerinin evleri bile tümüyle estetik kaygının dışında kurulmuştur, bu oluşumda işlevsel olmak adına işlevsellik bile gözden çıkarılmıştır. Sen beni dinle mimar kardeşim, şuraya da bir oda kondur, yengenin o sarhoş kardeşi çıkıp geldiğinde içerlere kadar girmesin, giriş kapısının hemen yanında zıbarıp yatsın. Bana da arkada bir çalışma odası ayarlayıver, çalçene karının ağzı açıldığında kendimi oraya atıvereyim. Böylece estetik kaygılardan iyiden iyiye uzak bir gereksinimler estetiği ya da estetiksizliği yaygınlaştıkça yaygınlaşır. Bu sözde estetik yavaş yavaş bütün insanların ruhunu ele geçirecektir. Böyle bir kentte şiirin yazgısı ve müziğin yazgısı başta olmak üzere bütün sanatların yazgısı hatta bilimin ve felsefenin yazgısı raslantıya kalmıştır. Çirkinlikler ortamında güzellikler üretecek kaç aykırı babayiğit vardır?

Böyle bir ortamda evler bir kaçış yeri bir sığınma yeri olur. Başımızı sokacak bir evimiz olsun, kapımızı kapadığımız zaman dünya bir yana biz bir yana olalım. Korkuların adamı şairimiz ev üstüne şiirler yazar, evler der de başka şey demez. Kızı isteyen adam efendi adammış diyorlar ama bir öğrenelim hele acele etmeyelim adamın evi neyi var mı? Jale evi olmayan Tanju’ya aşık olmayı düşünmez, üç evi olan Orçun’u aşık olmayı daha uygun bulur. Öyle ya herkesin başına ne devlet kuşları kondu, Jale bir çulsuza varıp yaşamını tümden zehir edecek değil ya. Korkuların adamı şairimiz şiirlerinde evlerin ne anlama geldiğini veciz sözlerle anlatırken işin bu çıkar hesabıyla ilgili yanına hiç bulaşmaz, çünkü bu gibi bayağı konular şiir için öldürücü olacaktır.

Çok acayip kentlerde yaşıyoruz. Bu acayip kentlerden biri de bizi yıllarca bağrına basmış olan İstanbul’umuzdur. Bu çok ama çok sevdiğimiz kenti yavaş yavaş hayırsız sevgili gibi duymaya başladık. En azından benim için böyle bu. Kimseyi eleştirecek durumum yok, ben de şimdi evime sığınmış olarak yaşıyorum. Dünyanın kirlerinden pisliklerinden sevimsizliklerinden ince ve kalın kabalıklarından evim koruyor beni. Ben eskinin sokak çocuğu gene de evleri yüceltmeyi düşünmüyorum. Çünkü gerçek insan evimin dışında beni bekliyor, onunla buluşmak için sokağa çıkmalıyım.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

2 × three =