Evler ve otomobiller

Evler ve otomobiller

0
PAYLAŞ

Arkadaşımın otomobilinde arka koltukta uyukluyorum. Onlar iki arkadaş önde konuşuyorlar. Kitap fuarından dönüyoruz. Vakitli dönelim ki trafiğe kalmayalım dedik erken çıktık. Yol boyu yeni yapılar: gökdelen özentileri. Yerseniz her birinin kendine göre bir estetiği var. Herbiri bir çirkinlik anıtı. Bir toplumun beğenisi yol boyu ortalığa dökülmüş. Ne kadar hızlı gitseniz çirkinliği o kadar az göreceksiniz. Biraz sonra otomobiller tıkadı yolu. Onlar da evler kadar çirkin. Herbiri bir başka beğeninin ürünü. Çok güzel yaptık diye düşünmüşlerdir tasarlayanlar. Nedense otomobillerin tümü yuvarlak çizgili, herbirinde kadınsı bir şeyler var. Kadın değil de kadınsı korkutur beni. Kadınlar kardeşimiz olsun ama kadınsıya güvenemezsiniz. Otomobillerin akışı giderek yavaşlıyor. O zaman o yapıların çirkinliği daha da göze batar oluyor.

İnsanın kendi yurdunda yabancı gibi olması ne kötü şeydir. Birileri bir zamanlar böyle söyleyenlere ülkeden çekip gitmelerini önerirlerdi. Ülke babalarının çiftliğidir. Yurdumuzda yabancı gibi olduğumuzu söylediğimizde şimdi de benzer önerilerle karşılaşabiliriz. Uygar bir insanın kendini kendi yurdunda yabancı duyması için bu çirkin evlerin varlığı yeter nedendir. Beni asıl şaşırtan şey üretmeyi bilmeyen bir toplumda bu pahalı evlerin ve otomobillerin alıcı bulabilmesidir. İktisatçı olsaydım olanı biteni daha iyi görür daha iyi yargılardım. Dünya yoksulun sırtında dönüyor, ondandır bu görünür zenginlik biraz da. Yoksul insan yaşamın bütün ağırlığını çekerken hemen hemen hiçbir şey tüketmiyor kendini tüketiyor. Gene de varsıl da yoksul da yaşamından hoşnut görünüyor. Gündeliği kovalamaya alışınca insan yaşamı olduğu gibi benimseyip çıkıyor demek ki. İlkelliğin asıl tanımı yarını olmamak değil midir? İlkel toplumlarda yarın bugünün bir kopyasıdır. İlkel olmak doğru dürüst dünü de yarını da hatta şimdisi de olmamaktır. İlkel adam gündeliği kurtarıp çıkar. Dem bu dem saat bu saat dediği gibi eskilerin…

Kitap fuarında insanlar kitaplarla pek ilgilenmiyorlar. Bana göre hava hoş, kitaplarım satılsın diye bir sorunum yok benim, kitaplarım okunsa iyi olur. Biz 1980 kuşağıyız, kendimizin dışında hiçbir şeyi umursamayız, şimdi şuraya gidecekken bakarsın bir başka yöne dümen kırıvermişiz diyen genç insanlar tanıdım. Benim dünyama iyice ters düşüyorlardı. Ben bu kuşak davasından pek anlamam ama aslına bakarsanız benim yaşıtlarım da hatta babamın yaşıtları da böyleydi. Hepimiz gündelik yaşamaya hatta anlık yaşamaya alışmışız. Herkes kendi gemisini kurtarırken ya da daha doğrusu kurtarmaya çalışırken kurtardığını sanırken gemiler yavaş yavaş suya gömüldü. Yalnız kendini düşünmenin doğaya aykırı olduğunu ve kimseye iyilik getirmeyeceğini biz erkenden anlamış ve açık açık anlatmaya çalışmıştık. Pek bir şey değişmedi. Böyle şeyler kimsenin umurunda değildi çünkü. Kitaba ne gerek var!

Her şey oluruna varıyor. Yaşamın akışını değiştirmek kolay iş mi! Yazıp söylediklerimizden birileri belki biraz olsun etkilenmiştir. Bu etkilenmenin neyi değiştirebildiğini ya da değiştirebileceğini bilemiyoruz. Dost kıvırtır sevgili yalan söyler arkadaş bir başka telden çalar derken günler geçer gider, biz de boşverir aldırmayız. Felsefe diye estetik diye şiir diye dolaşırız. Dolaşırız da ne olur? Gene bu çirkin binaları yaparlar, gene bu çirkin otomobiller birbirlerinin önünü keserek bir yerden bir yere gitmeye çalışırlar, gene kimse okumaz ve araştırmaz, dost gene kıvırtır sevgili gene yalan söyler, bu böylece akıp gider. Birileri bir yerleri tutarlar, birileri birilerini ezip yok etmeye çalışırlar, birileri her türlü basitliği ve bayağılığı özgürlük adı altında yaşarken tembelliklerin canına can katarlar. Biz gene kendi köşemizde meyus ve mükedder iyileşmez yabancılar olarak bir ömrü sessiz sessiz tamamlamaya çalışırız.

Hanımdan miras kalan yirmi yıllık otomobilimizi iki oğlum ve ben dört bin liraya satıp kurtulduk. Yılın on bir ayı arkada yatıyordu, yirmi günlük ya da bir aylık bir sefer için bekleyip duruyordu. Üstüne yapraklar düşüyor kuşlar pisliyordu. Yirmi yılda elli sekiz bin kilometre. Bizi ve kitaplarımızı yazlığa götürüp getirirdi. Benim gibi Ali de sevemedi otomobil sürmeyi. Ben artık eskisi kadar çalışmıyorum, tatile giderken yanıma iki üç kitap alsam yetiyor. Ali tatile kitap götürme işinde biraz zorlanacak bu durumda. O da alışsın efendim artık tatili tatil olarak yaşamaya. Daha ne kadar yaşarım bilmiyorum ama son kalan zamanımı da yükümlülüklerle geçirmek istemiyorum. Böbrek taşları canıma okumayı sürdürmez de kanser yeniden başını kaldırmazsa şurada kimselere hesap vermeden yaşayacağım birkaç yılım daha var. Az yaşamadım ki.

BİR CEVAP BIRAK