Ey beyaz Türk; doğrularınla yaşamamı istediğin hayat, benimdi

Ey beyaz Türk; doğrularınla yaşamamı istediğin hayat, benimdi

0
PAYLAŞ

Söğüt ağaçları arasında zar zor seçilen köye uzak bir tepedeki mezarlıkta, fırtına ince toz halinde savuruyor karı. Kışın “Ve Durgun Akardı Don”u anımsatan bu manzaraya dalar “Dünya, şu güzellikte takılı kalsaydı “ derdin ya yine böyle deli deli yağmıştı kar, öldüğün günde de, gittiğinde de.

“ İşte yine burada, evindesin hevalım”, gittiğin günü hatırlıyorum da; ne kadar gençtin. Ne kadar gençtik. Sabah kadar gençtik. Akşam kadar da dert yüklü. Çocukça sormuştum “Döneceksin değil mi? Yani bir dönüşün olması lazımdır değil?”, ”Bilinmez” demiştin sende ” bilinmez.”

Gittiğinde farkına varmadığım, Sara’yı saçlarından sürükleyen “Türksünüz, Türkçe konuşun“ dipçikliler evimizi, tarlamızı yaktığında farkına vardığım gitmek için çok fazla nedeninin, nedenimizin olduğuydu.

Hani Muhteşem Yüzyıl’da Pargalıyı boğdurtan hünkârına “İnsan kendine yapılan hakareti, zulmü nasıl unutur” diyor ya Hatice Sultan, Türk müesses nizamının gözyaşlarının biriktirildiği bir yere dönüştürdüğü diyarımızda, bizler de unutamayacağımız insanlık dışı muameleler karşısında isyanımızı dağa vurmayacaktık ta nereye vuracaktık be hevalım, nereye? Uğruna ölünen, öldürülen Türk devletinin Anayasasında, yaslarında yok sayılan biz Kürtler, dağa çıkmamızdan da devleti değilde kimi sorumlu tutacaktık?

Dağda; bir kurşunla, bombayla, pusuyla sonlanabilecek hayatımızda “suda balık” gibiydik. Artık sen, ben bir can, bir insan değildik; ölüme atlamamızın bir nedeni yokmuşçasına “neye kızıp ta dağa çıktı bunlar” sorusunu yıllarca hiç kimsenin sormayacağı, sordurtmayacağı haberlerin, gazetelerin, sosyal medyanın eli kanlı teröristleriydik.

Belki bir çatışmada ölmüşündür diye düşünürken karşılaşmıştık seninle. Geceydi. Sen …. eyaletinin komutanı Viyan’dın. Adın bile yabancılaşmışken bana, yüzü sivilceli tanıdık ergeni boşuna aramıştı gözlerim.

İki kuzen tanımazdan gelmiştik birbirimizi. Gece uzuyordu. Şarkı söylüyordu Amed. “Şehirlere bombalar yağardı her gece…”yi ilk ne zaman duymuştuk? Yanaklarımızı al al kızartan kuzine soba üzerine elindeki portakal kabuğunu koyuyordun sen, fırından Hızır niyazını çıkarıyordu mayamî. Ruken “Bakın Ahmet Kaya’nın yeni kaseti..” yle karla doldurduğunda odayı “Kapat kapıyı bemrad, dondurdun bizi”yle kızıyordu mayamîn.

Dayanamayıp “En çok kardeşimi; Ruken’i, soba sıcağını özledim heval Viyan”la söze başlıyorum. “Kapı önündeki kürsüyü bile özledim ben ” diyorsun gayri ihtiyari sen, düş ortaklığımızın sırrı bir gülümsemeyle. Konuşmayı alelacele “İkide hareket edip nehre paralel gideceğiz”le kesiyorsun. Yedek cephane, güne yetecek ekmek, torak dolduruluyor çantalara. Kazma kürekler alınıyor. Kar altında içtima düzenine giriyoruz. “ Telsizin kanalı doğru mu”, başımı sallıyorum. Hız kesmeden yağıyor kar. Soğuk iliklerimize yapışıyor. Yürüyemiyoruz. Kısa yokuşu bir saatte alıyoruz. Hemen kazmalı mevzileri.

“Serkeftin ”le giriyoruz mevzilere. Sonra taşları döven nehrin sesine karışan BKC, keleş, bomba sesleri. Barut kokusunu yutan kan kokusu. İniltiler, bağrışmalar; “çabuk çabuk”, “heval”, komutanım”….

Sanki bir savaş filmindeyim. “Mizgin savunmamı yap, Viyan’a yardıma gidiyorum”la bir ok gibi fırlıyorum mevziden. Panzerler ateş ediyor sağa, sola. Ayaklarım dolanıyor, karanlığa yuvarlanıyorum. Gözlerimi açamıyorum, açıyorum. Kobralar saldırıyor, kopuyor ağaçlar köklerinden. Kıpırdayacak halim varmışçasına düşünüyorum ” Ne yana gitmeli, nasıl mevzilenmeli “Bir yerlerimden akan kan pembeleştiriyor karı. Öleceğim ben… böyle bir başıma …. böyle kimsesiz. .. böyle neremden vurulduğumu bilmeden.

Düşmanın eline geçme kaygımı yeniyor uyku. Aaa evimdeyim ya ben. Boyum kadar karın kapattığı yolu açan greyderin peşindeyiz Viyan’la. Arkamızda kefiyesini sallayan Ruken ”Ölüsünüz” diyor. Üşüyorum. “Gel şöyle sobanın yanına, uzan mindere.” “Daye ben..” “Geçecek” diyor üstüme yorgan örterken” geçecek”. Biri “Viyan öldü” diyor, duyuyorum “Viyan öldü.”

Aylardır yapmak istediğimi yapıp nihayet geldim yanına, mezarına. Aslında hepimizin, senin de doğduğun gün elinden alınmıştı hayatın. Doğduğun günü, ışığının soldurulacağı güne çeviren; eşit yurttaşlık yerine “hepimiz Türküz, Sünniyiz”i devletin temeli yapan erkteki beyaz Türklerin, Kürtlere musallat ettiği kaderden başka bir şey değildi, Viyan.

Her şeyi çığırından çıkaran, bütün katliamların nedeni de olacak Türk, Sünni olma durumuna üstünlük atfeden “Türküz” temelinin getirisi imtiyazları koruma uğruna, yaratıkları ırkçılığı vatanseverlik, müminlikle perdeleyen o Türkler için insanları katil eden linçleri tezgâhlamakta çocuk oyuncağı bir işti.

Zira neredeyse asırdır öğrettikleri, dayattıkları düpedüz faşist, düpedüz insanlıktan çıkaran öğretilerle evlat yitirmenin acısının ırka, dine göre değişemeyeceğini dahi idrak edemeyecek hale getirilmişler; farklı partileri tutsalar da istedikleri anda o Türklerin emirlerine amade olacaklardı.

Hele de tüm imtiyazlarını bitirecek madde in beyaz Turkey; Kürt sorununun çözülme ihtimali uç verdiğinde, yine kendi imalatları hassasiyetleri, histerileri kullanıp Altınova’da, Emet’te, Bursa’da saldırttıkları gibi Sinop’ta, Samsun’da da, hem de gençleri; savaşalım, canlara kıyalım / kıyılsın diye Kürtlere, BDP’li vekillere saldırtmaktan çekinmeyeceklerdi.

Öldürülen gerillaların kulaklarından yaptıkları anahtarlıkları etrafındakilere gururla gösterenleri, onlarca özel harpçiyi, işkenceciyi, hırsızı, Madımak otelindeki insanları yakmak için toplanan binlerce Sivas’lıyı haklı bulduran, içe sindirten de o Türklerin ölümcül zihniyetiydi.

Onun içinde umurunda değildi Sinop’ta BDP’lilere saldırırken tek mağdur kendisiymiş gibi “Şehit kardeşimin sırtında 7 kurşun vardı nasıl unuturum” diyenin, gözleri oyulmuş, boynundan karnına kadar makineliyle taranmış Viyan’nı, annesinin nasıl unutacağı.

Hâlbuki sen şehit yakını unutmamış olsaydın acını, başkalarının da aynı acıyı çekmesini istemez, barış tam da budur diyerek feda ederdin acını; sarp tepeyi gözetleyen Amed’e, karakolda nöbet tutan er Rıza’ya; hasrete; geleceğe.

Ah Viyan’ım ahhhhh, biliyorum bir peri masalında kaybolmadan önce sen de hepimiz gibi; Fransa’da, Katar’da doğsaydılar kendilerini “gene Türk mü sayacaklardı”yı merak ettiğin “Türk ulusunu Kürt ulusuna eşit görmeyen“ o Türklere; sizin doğrularınızla yaşamamızı istediğiniz benim, bizim hayatımızdı oysa demek isterdin.

Şimdi yanı başında, mezar taşına yazılı ”Bir uzun yürüyüşe başladık. Kim bilir kaç uzun yürüyüş daha yaşayacağız. Kaç kardelen boy verecek ülkemizin topraklarında. Ve kaç kardelen salına salına yıldızlara yükselecek; dimdik ve sevdalı. İ.A” okudukça içime içime yağıyor kar.

Öldürmekle bitseydi bu savaşın çoktan bitmesi gerekirdi değil mi hevalım? Bunu anlamak içinse 30 yıldır binlerce gencin, insanın ölmesi yetmiş olmalıydı herkese. Karşımızdakileri ölümle, öldürmeyle hizaya getirelim derken “keşke”lerle, “bilseydim ”lerin barınağına çevrilen o 30 yıl da; nefes almanın dışında geri kalan her şeyin teferruatlığını gösteren yıllar olmalıydı.

“Bilinmez“ demiştin ya belki biz, geçmişin alacaklıları dönebileceğiz; bıraktığımız köylere, şehirlere. Dillendirmesem de öyle çok hayal ettim ki dönüş anını. Tepeden aşağıya köyüme doğru koşmuyor adeta uçuyorum, leçeğini düşürmüş, saçları, elbisesi tarumar annem…..

Kurduğu hayalin bir gün gerçekleşebileceğini anlayınca insanın her yanını bir korku basıyormuş Viyan. Korkuyorum bende; ardım da bıraktıklarımı yerli yerinde bulamamaktan. Düşündüklerimi duysan bana “ he gardaş he, hayat, çocukluğunu yanında götürdüğün o günde asılı mı kalacaktı. Baksana kalır sanacağın tek şey, koca vişne ağacı bile kurban gitmiş yol yapımına”yla çıkışacak, şaşkınlığıma da basacaktın kahkahayı.

Sadece konuşulmasının bile bir köye, bir şehre, bir şarkıya, bir mezara yeteceği barış olsa da Viyan’nım, Türk, Kürt herkes için her şey öylesine de yarımdır ki …..olmamış yaşamlar… sizsiz eksik yarınlar….. dostça omuzuna dokunulduğunda altında yarası varmış denecek insanlar.

Ve ey okur sen; yazımı okuduğun bu dakikalarda, barışın AKP’ye yarayacağı endişesiyle gençlerin daha daha ölümüne de göz yumduracak öğretilmiş düşmanlıklara karşın, eğer kalbinde ufacıcık bir yer açtıysan barışa sımsıkı koru onu; parçalatma hoyrat ağızlara, ellere..

Hem felaketler, acılar üzerine inşa edilecek barışa mahkûmlukta, belki kazanan sensindir, belki yenilende. Belki de yenilen tek benimdir. Yenilmek biraz da kazanmak mıdır? Kim bilebilir ki….

Gülsen FEROĞLU
26.02.2013

BİR CEVAP BIRAK