Eylem

Montaigne “Bizler eylemde bulunmak için yaratılmışız” der. Bu bir kendini tanıma bildirisidir. İnsanın kendini tanıması, ne olup ne olmadığını bilmesi az şey değildir. Stoa’cıların doğaya uymak ilkesi bu bakımdan önemliydi. Doğallığımızı bilmemiz ve ona uymamız gerekiyordu. “Kendini tanı” sözünün altında yatan da budur elbet. Kendimizi Çorumlu Hasan ya da Maraşlı Hüsniye olarak değil insan olarak, doğal bir varlık olarak, insan türünün bir üyesi olarak tanımalıyız.  Eylemde bulunmak üzere yaratılmışsak bunu nasıl gerçekleştireceğimizi bilmek zorundayız. Buna aldırmamak bize mutsuzluklar getirecektir. İnsanlar genelde kendilerini tanımazlar ve bu yüzden mutsuzdurlar. Kendilerini Başkan Yusuf Özçeken olarak ya da Profesör Doktor Hüseyin Görmez olarak bilirler de dünyada olmalarının ne anlama geldiğini bilmezler. Çünkü onlar genellikle kendilerini özel insan görecek kadar ayakları doğaya basmayan kimselerdir.

İnsanlar eylemi ya da devinimi pek sevmezler. Dural olmayan her şey insanların gözünü korkutur. Gündelik yaşamı götürebilecek kadar, az emekle iyi sonuçlar elde edebilecek kadar eylemi istemeyerek de olsa yüklenmeye hazırız çoğumuz. Olabiliyorsa yapmamız gereken işi başkasına yükleyelim ama. Adam kullanmanın koşulları işte burada kendini gösterir. Oğlum Sezai ben dönene kadar burayı tertemiz et göreyim seni. Eski Mısır’da dünyalığı sağlamış olanlar mezarlarına yontu toplulukları koydurur, altına da öbür dünyada benim yerime bunlar çalışacak yazdırırlarmış. Adam nesi var nesi yok öte dünyaya götürmeyi düşünüyor, kölelerini bile. Ne güzel değil mi insanın bu dünyayı kurtarırken öbür dünyayı ayarlaması. Mutsuzluklarımızın altında eylemsizliklerimizin olduğunu görebilmek için çok derin düşünebilmemiz gerekmiyor. Kişi sıkıntıdan ölür de önünde boş duran tabağı mutfağa götürmekten erinir. Bütün eylemsizler can sıkıntısından patlarlar ve bu yüzden gereksiz işler icat ederler. Bugün evde yapmam gerekeni yapmayı düşünmem ya da yarına bırakırım da enişteyle çene çalmak için kalkar Bakırköy’den Üsküdar’a giderim.

Eylemsiz kişi ne yapıyorsun diye sorana vakit geçiriyorum der. Vakit öldürüyorum da diyebilir. Zaman doğanın insana verdiği en büyük armağandır. Ancak zamanı iyi kullananlar yani çalışkanlar şu dünyada temiz kalabilirler. Özendiğimiz adamların tümü zamanı iyi kullanan kimselerdir. Zamanı iyi kullanmayı bilemezsek kirleniriz, doğru yoldan saparız. Ahlak açısından sorunlu kişiler zamanı kullanmamış kimselerdir. Onlar erkenden köle-efendi ilişkisinin içine düşerler, efendiliğin olanaklarından yararlanmak isterken köleleşirler.  Onların yapacağı şey Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım şarkısını günde beş posta ve kendilerini çok yormadan söylemektir.

İnsan kendini tanımaya doğayı tanımakla başlamalıdır. Bu da bilime felsefeye sanata yönelmeyi gerektirir. Doğayı az çok tanısa insan, en azından kendi doğallığını görse kirlenmeyecek ve varsa kirlerinden arınmak isteyecektir. Yalanlarından ikiyüzlülüklerinden dolapçılığından yüzü kızaracaktır. İnsanın eşsiz bir doğal varlık olduğunu anlayacaktır. O şimdi rezil bir dünyada olduğuna inanıyor. Dünyayı benim gibiler rezil ediyor demeden kahpe felek felsefeleri üretmeye çalışıyor. Bu arada kendinden hoşnut olamayınca başkalarının yaşamlarını gözlemleyerek ben ne talihsiz bir insanım sakızını çiğnemeye başlıyor. Sen talihsiz falan değilsin, tembelliği sorumsuzluğa dönüştürmüşsün. Hiçbir yükümlülüğünü yerine getirmeyerek bu dünyaya zarar veriyorsun.

Kendimizi de sorumlusu olduğumuz insanları da insan olarak yetiştirmeyi beceremediğimiz için dünyayı çöle çevirmişiz. Olanla yetinmek, kötüyü iyi yerine almak, kirli ilişkilere girip sevgiliye bile külah giydirmek, en yakınından bile kuşkulanmak, gözünü başkalarının esenliklerinden alamamak, kimseyle gerçek anlamda insani ilişkiler kuramamak ve bütün bunlardan hiçbir rahatsızlık duymamak kendini bilmeyen insanda gördüğümüz özelliklerdir. Bu yüzden bizler bir parçası olduğumuz insanlıktan zaman zaman çok kötü duygularla kopuyoruz. O durumda insan için verdiğimiz uğraşların hiçbir değeri hiçbir anlamı hiçbir karşılığı kalmıyor. Ancak ne yapıp yapıp bu eylemsizlikten ve onunla gelen bu umutsuzluk döngüsünden çıkmamız gerekiyor. Tembellik zihnimizi bulandırıyor. İnsanlar çalışmanın tadını alabildikleri gün, hele hele okumanın yazmanın yaratmanın ve iyi kötü dünyayı dönüştürmekte olduğunu duymanın hazzını yaşayabildikleri gün dünyamız cennet olacak ve düşlerimizde cennetler aramanın bir anlama gelmediğini göreceğiz. Eylem dostlarım, özellikle genç dostlarım, her zaman eylem ve daha çok eylem…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × 5 =