İfade özgürlüğü üstüne

“Aşırı kurnazlık, en büyük akılsızlıktır.”
 Edgar Allen Poe

“Dövüşte usta olanlar öfkelenmez, kazanmakta usta olanlarsa korkmazlar. Dolayısıyla akıllılar dövüşmeden önce kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler. ”
 Zhuge Liang, Savaş Sanatı

***

21. yüzyılda bile hala ifade özgürlüğünü savunan Voltaire’e göndermede bulunmak insanı hüzünlendiriyor. 18. yüzyılda Fransa’daki iktidar sahipleri uzun zaman bu büyük bilgeyi ülkesine sokmamayı marifet bilmişlerdi ama sonunda Voltaire bir kahraman olarak karşılandı.

Bu konular söz konusu edildiğinde “önemli olan iktidar perspektifidir” diye ahkam kesen bir maocu bozkurta, (sanırım eskiden yakışık almayan bu sözcük, şimdi artık yerli yerine oturdu) Voltaire’e karşı çıkan “Fransa’daki iktidar sahiplerinden hangisini tanıyorsunuz ve Voltaire karşısında ne önemleri var?” diye sorduğumu anımsıyorum.

Gerçekliği iktidar tutkusuna tabi kıldığınızda, aslında yokuş aşağı inmenin perspektifini iktidar perspektifi diye adlandırdığınızın bile farkında olamıyorsunuz.

Aydın alerjisi faşizmin en önemli işaretlerinden biri olageldi. Türkiye’de aydınlar bunun bedelini her dönem çok ağır ödediler.

Orhan Pamuk davası nihayet düşünce, insan “bunca rezaletin yaşanması gerekiyormuydu?” sorusunu sormadan edemiyor doğrusu. Olaylı duruşmada yazara ve onunla dayanışmaya gelen aydınlara ağır hakaret, taciz ve saldırı girişiminde bulunan faşist grubun tetikcilerinden biri bir ara koridorda “Bütün Türkler buraya” diye bağırınca, nasıl bir akıl tutulması içinde bulunulduğuna daha o zaman tanık olmuştuk. Bir insanın Türk olması ontolojik olarak neden bu faşist zihniyeti benimsemesini gerektirsindi ki? Bizler hem faşizmi sevmeyecek, hem de memleketimizi bu kopuk takımına terk etmek gibi bir davranışı da asla benimsemeyecektik.  Mahkeme koridorunda adı konmamış bir kararlılık vardı; ilk fiske bizden gelmeyecekti ve 6-7 Eylül sergisinde olduğu gibi bu saldırganların kendi kendilerini teşhir etmeleri daha anlamlıydı. Yazara saldırı, şiddetin fikri olmayanların zayıflığı olduğunun açık bir kanıtıydı.

Bir Thomas Mann’ı düşünün; ülkesinin düşmanlarına kaçtığı iddia edilmiş, sonuna kadar Alman faşizmine karşı tutum almış, savaş sonrası ülkesine döndüğünde soğuk karşılanmıştı, ama bugün biliyoruz ki bütün bu Nazileri toplasanız, bir Thomas Mann etmiyor. Alman faşizmini Almanya ile özdeşleştirenleri, bugün sadece dazlaklar temsil ediyor.

Bir Bernard Shaw’u düşünün; bütün İngiltere 1. Dünya Savaşı’ında savaş çığlıkları atarken, sonuna kadar savaş karşıtı tutum izleyen Shaw mu insanlığın onurunu simgeliyor, Lloyd George’lar mı?

Sokrates savunmasında, devleti hantal bir ata, kendisini de at sineğine benzetiyor, “ bırakın benim gibi at sinekleri de varlığını sürdürsün, bu atı rahatsız edip, biraz hareketlenmesini sağlasın” diyordu. Onu, gençlere ve ülkeye zararlı fikirler aşılamakla suçlayan  Meletoslar, Anytoslar için  “sadece kendilerine zarar veriyorlar” zannediyordu Sokrates.

Ama yanılıyordu, bugünkü uzantılarının verdikleri zararın boyutları maalesef kendilerini aşıyor. Bu memlekete muhalif olan Avrupadaki milliyetçilerin, herhalde arayıp da bulamadıkları koşulları yarattıkları için gönül borçları olması gerekir ülkemizdeki bu zevata.

Düşünsenize Orhan Pamuk işi olmadı deyip, biri çıkıp da Cervantes’in Don Quijote’unda Türklüğü aşağılayan pasajları bunların kulağına fısıldasa ve kitaba yönelik bir Türkçü/301.madde kampanyası başlatsalar, başımıza neler gelirdi. Neyseki bu çevrenin arası kitaplarla yumurtalar kadar iyi değil.

Her melanetten bir hayır arayacak olursak, kuş gribi nedeniyle belki bu ekip artık ellerine o kadar kolay tavuk yumurtası alamayınca, “illaki bir şeyin kurdu olacaksak, bari kitap kurdu olalım” diyebilirler. Hayattan umut kesilmez.

Ama hayır, bu cadı kazanı o kadar kolay sönmedi, kendine umulmadık ilginç taraftarlar da bulabildi.

Orhan Pamuk’a yönelik saldırıları kınayan ve ifade özgürlüğünü savunan metin, simgesel önemi olan bir destek alınca, bazı kesimlerce tuhaf ve hırçın bir tepkiyle karşılandı ve başka dedikodu kazanlarının malzemesi yapılmaya kalkışıldı.

Yazarın edebi değerini sorgulayarak kendi perişanlıklarını ortaya koyan kesimlere inat, kitapları her gün bir çok ciddi edebi çevrece onurlandırıldıkça, onun aldığı övgüler bazı kifayetsiz muhterislerin kıskançlık damarlarını şişirdikçe şişirdi.

Metin işinin arka planı ise son derece yalındı. Sayın Mehmet Yılmaz’ın “ Orhan Pamuk davasına demokratik kamuoyunun ve aydınların desteğinin azlığı” konusunda bir yazısı dikkatimi çekmişti. Halbuki mahkeme koridorlarını dolduran Aslı Erdoğan’dan Vivet Kanetti’ye, Yaşar Kemal ‘den Mehmet Uzun’a çok büyük bir katılımla Orhan Pamuk desteklediği için belki de, faşist çeteler Sivas benzeri bir kalkışma cesaretini o kalabalık içinde bulamamışlardı.

Bunun üzerine sayın Oral Çalışlar’ı arayarak yazılanların tam gerçeği yansıtmadığını, Orhan Pamuk’a desteğin bir kağıda dökülmesinin anlamlı olacağını ifade etmiştim. Oral da hak vererek  metni benim yazmamı istedi, kendisinin yazmasının daha iyi olacağını söylemiştim ve internet ortamından hızla geçirilerek metin basına açıklanmıştı. Yazılıp çizildiği gibi, belli bir aydın çevresi ile sınırlı değildi imzaya açılan metin. İmzalara ilişkin “o niye var, ben niye yokum” gibi itirazlar ise,  konunun esasını kaçıran atışmalar olduğundan üstünde durmayı gerektirmiyor.

Kısacası konunun başından beri sayın Aşkın’la ilgi bir boyutu yoktu. Bu tür işlerde de sürecin ortasında geri dönülerek metinle oynama, değiştirme usulünün olmadığını işin pratiğiyle ilgili olanlar bilirler. Üstelik sayın Aşkın’la ilgili bir metin yazılmasının önünde de bir engel yoktu ve bunu nedense hep başkalarından bekleyenlerin kendileri bizzat üstlenebilirlerdi. Nitekim bazı akademisyenler böyle bir deklerasyonda bulundular.

“Sadece Orhan Pamuk mu?” itirazlarının içerdiği tuhaflık ve kompleksler üzerinde durmaya gerek yok. Orhan Pamuk gibi simgesel bir isim üstünden, 301’ e karşı kampanya açılması son derece yerinde oldu. Sanırım ne Orhan Pamuk ne de metni imzalayanlar, sadece onun için bu yasanın kaldırılması talebinde bulunmadılar. Sayın Pamuk da bu özeni ve inceliği defalarca ortaya koydu.

Pamuk davasında koridorlarda, yabancı delegasyona, “we didn’t kill the Armenians, Armenians killed us.” (Biz Ermenileri öldürmedik, Ermeniler bizi öldürdü.) diye haykırmaya varan düzey ve dışardaki meczupların hezeyanı ve sakilliği ile mi bu ülkenin insanları bundan sonra da tutum belirleyecek, doğrusu merak ediyorum.

Enver Paşa’nın ve İttihat Terakki’nin politikalarının sonuçları ortadayken, bazı cumhuriyet yurttaşlarının bu hattı savunma gereksinimini anlamak mümkün değil. Ne yaparsanız yapın hiç değilse Mustafa Kemal ile Enver Paşa’yı aynı torbaya koymanız, tarihi gerçeklikleri katletmeden mümkün olmaz.

Bu arada Ermeni sorunu uluslararası politikanın malzemesi de kılınmak istenebilir ama gerçekliği güç odaklarının mücadelesinin bir parçası yapılmasına karşı çıkmanın da önünde bir engel bulunmuyor.

Bütün bunları geçenlerde bana gelen ve Kaynak Yayınları’nın “Ermeni soykırımı yalanı” üstbaşlığı ile ‘Taşnak Partisinin yapacağı bir şey yok’ adlı Ovanes Kaçaznuni’nin  kitabını getiren öğrencilere de anlattım.

M.Suphi’nin de herhalde bir iktidar perspektifi vardı ama TKP kadrolarının imhasından  kısa bir süre sonra Türkiye-Sovyetler anlaşması yapıldığında, bu kişisel/siyasal dramları bile belgelerde bulabilmeniz mümkün olmayabiliyor.

Ama işin acıklı tarafı Kaynak Yayınları’nın çıkardığı metin, kapakta iddia edildiği gibi bir katliamın yapılmadığının kanıtı bir yana, tam tersine ülkede bir tek Ermeni bırakılmadığını yazıyor ve siz bu metni tam tersi bir iddiayla sunmaya çalışıyorsunuz. Üstelik Kafkas Ermenileriyle Anadolu Ermenileri arasındaki pozisyon farklılıklarınını da görmezlikte gelerek.

Yazarın açıkca, “Türk egemenliğine karşı onlarca yıl önce başlatılmış olan mücadele, Türkiye Ermenilerinin sürülmesi ve yok edilmesiyle, dolayısıyla Türkiye Ermenistan’ının boşaltılmasıyla sonuçlanmıştır.” (s.33) gibi ve “üzerinde bir tek Ermeninin yaşamadığı Ermeni vilayetleri”(s.104)nden bahsettiği bir metni, (italikler bana ait) tam tersini iddia ederek, soykırımın olmadığının kanıtı olarak yayınlamak, herhalde farklı bir mantıksal yaklaşımı gerektiriyor.

Bazı Ermenilerle Ruslar arasındaki işbirliğini görmek için ise özel bir hafiyeliğe de gerek yok, Puşkin’in “Erzurum yolculuğu” metnine bakmanız bile yeterlidir.
İlk kim ve hangi olay üzerine demişti acaba, “ aptal dostunuz olacağına, akıllı düşmanınız olsun” diye merak ediyorum.

Yine de etrafımızda olan biten bu tuhaflıkları olgunlukla karşılamak gerekiyor, çünkü “az bile öldürmüşüz” diye konuşanların ortalıkta dolaştığı bir memlekette, saçmalamak da ifade özgürlüğünün bir parçası olarak kabul edilebilir.    

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here