Faşizm, bu sene iyi prim yaptı

Herkesin olmadığını olmak istediği dünyanın; yüzünüzü yıkadığınız suyun, üzerinize geçirdiğiniz kazağın soğukluğunda sıcak olan her şeyin çekici geleceği kışında; kapıdan her girenin “Ne yağdı, ne yağdı mübarek” sızlanmasını, karda yuvarlanan çocukların neşeli çığlıkları eritirken, gönlünüze dokunan “Sen gidersen benim başka kimim var…kimim var..” türküsüne, avuçlarınızı ısıtan ince belli çay bardağına vurarak eşlik edeceksinizdir.

365 gün 6 saatin sonlarına gelindiğinin işareti; klasik “Bir sene daha geçti ömrümüzden” repliği, vitrin camına beyaz sprey boyayla kuyruğu sağa yatmış “H”li , “M”li “Hoş geldin 2011”, “Mutlu yıllar” yazma furyasına katılan mahallenin kuaförü, ekranlardaki “Yılbaşı gecesi …TV’de” cıngılları, “X’ barda yemek, sınırsız içki, canlı müzik, …, 100 milyon ” afişleri, “ o gece kıyafetimle Lady Gaga’yı aşacağım”, “Yurtdışındayız”, “ ….. marketinde hindi’nin kilosu 8.99 TL.” yanına Rus salatası, sarma, börek, …,” konuşmaları, rengarenk ışıklarla çevrilmiş şehirde, sıcacık evden, ekran, monitör başından ayrılıp “Bu karda, kışta, kıyamette” dışarıya çıkma zorunluluğunu en büyük eziyet sayacaksınızdır.

Şehirli olmak = koşuşturma algısını kuvvetlendiren, hep bir yerlere geç kalınmışçasına hızlı hızlı yürüyenlere “Gideceğiniz yere bir an önce varmasanız dünya mı duracak ? Nedir bunca telaş. Altı, üstü ya işe ya okula ya kahvehaneye gidiyorsunuz. Biraz iş, ders, çay, kahve, muhabbet, öğle paydosu, alışveriş, emailler, Twitter, Facebook, gazete, ödemeler, buluşmalar, ele ele tutuşmalar derken akşam, sabah terk eylediğiniz mekana dönüyorsunuz…..” söylevini çekme isteğinizi “İyi de hayat ta böyle bir şey zaten” düşüncesi engelleyecektir.

“Bir gün daha başlıyor”, “Bir gün daha bitiyor”un sürekliliğinde, onlarca filozofun, sosyologun anlamlandırmaya çalıştığı, adına da hayat denilen bu hayat, bu düşünceniz kadar basit midir ?

Değilse; ana dillerini her alanda kullanmak isteyen vatandaşı Kürtlere karşı muhtıra yayınlayabilen Genelkurmaya, para için kanser ilaçlarının sahtelerini piyasaya sürebilenlere, içkili lokanta basıp çocuklu aileler hakkında tutanak tutabilenlere, her gün meydana gelen benzer absürd olaylara bakıp delirmeden geçirilen her gününe şükredilen zamanlar, bu hayatın hangi parçasıdır?

Değilse; Türk, Sünni, milliyetçi künyeleri nedeniyle yaşadıkları sorunsuz hayatlarında oluşan boşluğu başka şeylerle dolduracaklarına, kendilerine, geçmişte nasıl “Komünistler, anarşistler gelip mallarımızı elimizden alacaklar”la durduk yerde sonradan boşu boşunalığını öğrenecekleri dertler üretmişlerse, bugünde “Ilımlı İslam yerleşiyor”, “Ülke ayrıştırılıyor”lu konjonktüre uygun yeni dertler üretip sonra da ürettiklerinden endişelenen eğitimli modernleri endişelendirmeyen; daha dün “32. yılında Maraş katliamını” anma toplantısında “Maraş”ta yaşananlar, bu hayatın hangi parçasıdır ?

Bu hayatın hangi parçasıdır ki devletin organize ettiği 150’den fazla Alevinin katledildiği “Maraş”ta , 32 yıl önce; Türk bayrağı açıp, İstiklâl Marşı okuyarak “Allah”, “Bismillah” tekbirleri, bozkurt işaretleri “Müslüman Türkiye”, “Komünistlerin cenaze namazı kılınamaz” sloganlarıyla Alevileri katledenlerin torunlarının, 32 yıl sonra “Maraş”ta anma için toplanan Alevileri de “Allah”, “Bismillah” tekbirleri, bozkurt işaretleriyle karşılamaları, “Burası Maraş, buradan çıkış yok”lu katliam yaptırtan zihniyetin kol gezdiği ülkenin ders almamış zavallılığı, laik bir o kadar endişeli modernleri “mahalle baskısı” kadar ürkütememiştir.

Dünya Julian ASSANGE nezdinde bireyin yayınlayacağı, tek tuşla ulaşılan, ülkeleri ters yüz edebilen (Wikileaks) belgelerle nasıl toplumsallaşabildiğini tartışırken, hâlâ 32 yıl öncesini yaşayan, yaşatan “İnsan olan cana kıyar mı”nın açılımı stereotipik davranışlı saldırganların saldırısını, manşetlere taşıma olanaklarına sahip “Ahhh Evroopaaa” hülyalılarca, bu saldırı niye manşetlere, gündeme taşınmamış, geçiştirilmiştir. Bir türlü Kürt, Rum, Ermeni diyemeyen mezhepdaşları parti başkanı da dahil kimseler “niye” ses vermemiş, yumurtalı protestolar düzenlenmemiştir ?

Tüm bu “niye”lerin cevabı; ülkeye egemenlerin 2011’de ki genel seçim için planladıkları; Alevilerin desteklediği CHP + Alevilere saldıranların oy verdiği, bir türlü Stockholm sendromundan çıkamayan Alevilerin bir kısmının da sempatiyle yaklaştığı MHP, koalisyonunun şimdiden çatırdamasını önleme çabasıyla, “Sivas olayını böyle anmaya itirazım var” başlıklı bir yazıdaki “ ….Bu anma biçimiyle, nefreti canlı tutuyoruz. ……,. Biz, geçmişte kalan bir olayı her yıl nefret olarak yeniden üretmekten vazgeçmezsek, o zaman fanatik Ermenilere söyleyecek ne lafımız olabilir ki…“ yaklaşımıdır.

(Bir Ergenekon prodüksiyonu; yüzleri maskeli bir gruba Veli Baba Cemevi’nin taşlatılması da “Maraş 2010” saldırısı nedeniyle MHP’ye tavır koyma ihtimali ortaya çıkan Alevilerin, BDP’yle olası bir yakınlaşmalarını kesmeye yöneliktir. )

Acaba o yazıdaki yaklaşımla; Türkiye Cumhuriyeti tarihinde acı veren, ölüm kokan, utanılacak ne varsa; failli meçhuller, katliamlar, isyanlar, asmalar, kesmeler, yakmaklar, yıkmalar, … hepsini “provokasyon”la niteleyip halının altına itince, anmayarak unutturunca, yapılanlar yapılmamış, yapanlarda yaşamıyormuş “halet-i ruhiyye”sine bürününce; başkalarının mutsuzluğunu görmek istemeyince, tarihin temizlendiğini, toplumun da birbirine saygılı, vicdanlı, sevgili dolu insanlardan oluştuğu mu varsayılacaktır ?

Hiçbir şey olmamış farz edince; annesini, babasını, kardeşini eşini, anneannesini, dedesini, kolunu, bacağını, evini, köyünü kaybedenlerin de kaybettiklerini, yapanları, yaptırtanları hafızalarından silip atacaklarını mı sanmaktadırlar ?

Oysa, unutturulunca, hesaplaşılmayınca zihniyetlerinin, yaptıklarının doğruluğuna inananlar eliyle, bir gün aynı görüntüler, aynı karelerle hesaplaşılmayanın geri getirildiği öğrenilmiş bir bilgidir.

Bir şeyi huzurla noktalamanın tek yolunun yapılanları kabullenmek, bir daha yaşanmasın diye de unutturmamak olduğu bilgisini 20 milyon ölüyle öğrenmiş Avrupa’da onun için II.Dünya savaşını başlatan Nazizmi övmek, HİTLER selamını vermek, Nazi sembollerini kullanmak, Holocaust’u reddetmek suç sayılmış, ırkçılığın, hoşgörüsüzlüğün sonucu toplama kampları da onun için müzeye çevrilmiştir.

Birayê min, Bavê min “Bu yazılanların, bu hikayelerin neresindeyiz” yazdığınızda cebinize, maillinize gelecek “pranga” melodisini, sizler tanrıya “forward”larken; malum ekonomik krizdeki Avrupa’da, üniversite harçlarının, emeklilik yaşının yükseltilmesi kararlarının ardından “Krizin faturasını zenginler ödesin”le (Onlarca krizde zenginlerin batırdıklarını sırtlayan, borçlarını ödeyen Türkiye halkına sahip olmayan dünya derdine yansın) Londra, Paris, Atina sokaklarında Türkiye’deki gibi öğrencilerin polisle de çatıştığı gösteriler yapıldı. Hatta İngiltere Başbakanı CAMERON, ERDOĞAN gibi çatışmalardan polisi değil protestocuları sorumlu tuttu.

Her ülkede icracı iktidarın kararlarını beğenmeyenlerin özellikle de toplumun en dinamik kesimi öğrencilerin, gençlerin gösteri hakkı en temel haklardandır değil mi ?

Ama protesto edilecek binlerce konu bulunmasına rağmen protesto kültürü gelişmemiş (Hamile birinin gösteri hakkını kullanmasının “Hamile kadının eylemde işi ne“yle yerilebildiği) Türkiye’de ailede, okulda, askerde, iş yerinde, sokakta karnındaki bebeği düşürtecek derecede şiddetle karşılaşıldığından, her yerde şiddet yaşandığından protesto etme de; karşındakini linç etme, susturmayla özdeşleştirilmiştir.

Bu durumda protesto eden de, edilen de; kendini diğerinden daha “ak”, mağdur ve de demokrat gördüğünden; öğrencilerle muhalefet Başbakanı; Başbakan’la Burhan KUZU, konuşturulmayınca CHP’li BATUM öğrencileri yani protesto eden, ettiğini; edilen edeni, herkes herkesi, kalıptan kalıba sokularak evrim geçirtilip bir hayli prim de yaptırttıkları “faşizm”le, “faşist”likle itham etmez mi ?

Böylece allak bullak olacak kafalarda; Yasin HAYAL, Ogün SAMAST, Emre GÜNAYDIN, Haluk KIRCI, Ökkeş ŞENDİLLER kimdir, ne yapmıştır da otomatikman birbirine karışmaz mı ? Ya hewal’ım, pratik ortada. Ne duruyorsunuz, haydi, hep beraber, “Türkiye faşisttir, faşist kalacak.”

Aklı başına hep geç gelecek gözünü sevdiğinizin coğrafyasında, her şey gibi “iki dilli hayat”, “özerklik”te yanlış anlaşılacağından, bilineceğinden, yaşamak istedikleri hayatın kenarından bile geçememişler mi, bütün aylarını, günlerini, gecelerini tükettikleri bir “sene”yi daha bitirmek üzeredirler.

Yaşananların ağırlığından mıdır, sene de bir türlü kapanmak bilmez. Hesaplar tutturulamaz, raporlarınsa sonu gelmez. Ofisler, daireler geceler. Yıla damgasını vuran olaylar, yılın eni iyi oyuncusu, …, sporcusu,…, iş adamı …, sitesi, .., dizisi, …., haberleri arasında, ansızın üç yaprağa, güne düşmüş takvime ilişir gözleriniz. Son üç gün. Ardından bir şeyin gelmeyeceği 31.12’nin yalnızlığına, bir bilinmeze yol almanın durgunluğu çöker.

365 gün 6 saat gibi kocaman bir kayıpta olacak, bekli yaşanan bittiğinden, insanın kendisini de çaresiz, küçük hissedeceği o her son noktada, bazen hıçkırıklar duyulur. Bazen bir mezardan alınmış bir avuç toprak bastırılır göğüse. Bazen alkışlar kopar.Konfetiler, yıldızlar uçuşur havada. Bazen kahkahalar atılır.Halaya durulur.

Sonra her şey tek bir kelimeye yüklenir “bitti”. O kadar. Evet. Bitti. Başlayan neydi ki …

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.