Fareler ve insanlar

Fareler ve insanlar

0
PAYLAŞ

Tam iki ay geçmiş Açık Gazete’ye yazdığım son yazının üzerinden… Gelen bir telefonla fark ettim bunu. Arayan dost ses, “Neden yazmıyorsun kardeşim?” diye soruyordu. “Neyi yazayım ki?” dedim.
Son dört ayda 230 işçinin mesai koşulları yüzünden öldüğünü mü yazayım?
IMF’ye borç sıfırlanırken, dünyanın muhtelif kurum ve kuruluşlarına borcumuzun 340 milyar doları bulduğunu mu? Vatandaşın ödeyemediği kredi kartı borcu meblağının 24 milyar lirayı aştığını mı? Eğitimli işsizler konusunda 10 yıllık muzaffer ekonomi ve yüksek öğretim politikaları neticesinde Ecevit Türkiye’sinin miras bıraktığı tablodan daha kötü bir noktaya gelindiğini mi? Neyi yazayım…
Türkiye’nin Kuzey Irak yönetimiyle yaptığı enerji anlaşmasından ve gayrı-resmi vize uygulamasından sonra Amerikalıların, İranlıların, Arapların ve dahi Türkmenlerin bile “Türkiye Irak’ı bölmeye dönük eylemler yapıyor” tespitinde hemfikir olduklarını mı yazayım? Bugün aynı değerlendirmelerin “Türkiye alenen savaşın bir parçası olarak Suriye’yi de bölmeye çalışıyor” şeklinde yeni bir boyut kazandığını mı?
“Üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili” Türkiye’nin komşularınca bölünmeye çalışıldığını yıllar yılı dinledikten, PKK’ya destek veriyor diye Irak’ın, Suriye’nin bayraklarını yakıp “Kahrolsun!” çektikten sonra, şimdi Türk bayraklarının bölgede yakılıyor olduğunu görmekte olduğumuzu mu yazayım?
Türkiye’nin geçen yıl yaz başında düşürülen uçağının, sınır kapısında patlayan bombaların, çoluk çocuğu evinin duvarı dibinde öldüren top atışlarının, kamyonlara yapılan saldırıların ardından bakanların, Başbakan’ın söyleyegeldiği “Türkiye büyük bir devlettir”, “Kimse sabrımızı sınamaya kalkışmasın”, “Yapılanlara cevabımız çok sert olacaktır”, “Bunun bedelini ödeyecekler” türünden klişelerin hiçbir hükmünün kalmadığını mı yazayım?
“Senin ananı avradını… O.çocuğu… Satılık köpek… P. kurusu” diyen Zeyit Aslan isimli milletvekilinin Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından; alenen ırkçı davranışta bulunan bir “yamyam” holiganın Fenerbahçe Kulübü tarafından hiçbir cezaya müstahak görülmeyişini, hatta korunup kollanmasını mı yazayım? Yoksa futbol bahanesiyle işlenen o malum cinayete twitter’dan alkış tutan on binlerce barbarın her gün aramızda yaşadığı gerçeğini mi? Siz hâlâ gündelik hadise diyedurun, her hafta yüzlerce amatör futbol maçının toplumsal patlamalara dönüştüğü gerçeğini görmemekte direnişimizin bir-iki yıl içinde başımıza ne getireceğini yazayım ben usul usul.
***
Tüm dişimi sıkıp susmaya çalışmama rağmen, Reyhanlı’daki terör olayına dair bir çift söz söylemeden geçmeyi başaramayacağım. Türkiye Başbakanı’nın “ABD denizden saldırırsa biz de karadan destek veririz” deyişinin hemen sonrasında, ABD ziyaretinin hemen öncesinde saldırının gerçekleşmesi bile burnuma 6-7 Eylül Olaylarına örneğin Celal Bayar’ın müsaadesi türünden pis kokular getirse de, bin türlü spekülatif yorumun imkanını doğursa da, yutkunup, izninizle başka noktalara dikkat çekmek istiyorum.
Konunun bir boyutu, ülkemizdeki Suriyeliler. 2010 Eylülünden bu yana hakaret ve tehditten öte hiçbir somut girişimin gerçekleştirilmediği Esad rejimine karşı, yapılan en görünür eylem kapıları açmak oldu. 2 Mayıs 2013 itibarıyla, Beşir Atalay’ın verdiği sayı 200 bini kamplarda, 200 bini kendi imkânlarıyla şehirlerde kirada yaşayan 400 bin Suriyelinin Türkiye’de bulunduğu gerçeği unutulmuş görünüyor. Bu sayı, Türkiye’de adı konmamış 82. bir vilayetin varlığı anlamına geliyor. Zira 400 bin, ne Bayburt’un, ne Yalova’nın, ne Uşak’ın, ne Burdur’un, ne Iğdır’ın, ne Osmaniye’nin ne de Tunceli’nin nüfusu demek… Bugün Kütahya vilayeti kadar bir nüfus, hem de denetimsiz olarak toplumsal yaşamımızın bir parçası halinde ve bünyesinde büyük gerilimler, türlü trajediler barındırıyor. Bunu akılda tutmadan verilen her siyasi demeç, ülkemizde büyük belalara davetiye çıkarmak demek. Bunları mı yazayım?
Dahası bu insanların statüsü tam bir kara komedi. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği “mülteci” diyor ama yardım etmiyor. Başbakan “Bunlar misafirimiz” diyor. Böyle bir hukuki tanım yok! Bir kısmı pasaportla vizeyle kabul edilirken bir kısmı kimlik bile taşımıyor. Antakya halkı linçin eşiğinde… Hukuken tanımsız statü, polise saldırı, yerlilerle kavga ve giriş-çıkışlarda kişileri, örgütleri, niyetleri iyice belirsizleştiriyor. Oturup bu zırvalığı, bu devlet ciddiyetsizliğini/acziyetini mi yazayım şimdi?
51 kendi halinde memleket insanın ölümü, Batı ülkelerindeki ajanslarca 140 ölü, 220 ölü gibi sayılarla umuma ilan edildi. Doğru mu, bilmiyoruz. Yoksa doğru olabilir diye bunları mı yazayım? Muazzam bir sansür uygulandı. Yasaklanan haber videolarında, olayların Suriye tarafından yapıldığını hemen bilip, bulup, açıklayan ve fakat Birleşmiş Milletler’e ya da NATO’ya ne hikmetse meşru müdafaa hakkını kullanma ve/veya kollektif savunma talebini iletmeyen Başbakan Erdoğan kafamı iyice karıştırdı. Onu istifaya çağıran Reyhanlı halkının yürüyüşü de, paramparça ve/veya yanmış cesetler de ayan beyan ortada… Bu gerçekleri mi yazayım?
Dikkatle izledim, haber kanalları birkaç saatin ardından gündelik akışlarına geri döndüler. Erdoğan’ın 90 yaşındaki annesi hastanesinde huzur içinde vefat ettiğinde matem havasına giren ve “Böyle bir günde eğlence programı yayınlamak doğru düşmez” diyen Acun Prodüksiyon, Survivor’ı yayınlamakta bu sefer herhangi bir beis görmedi. Ben Bilmem Eşim Bilir adlı Kanal D programı, 51 ölümden iki-üç gün sonra çekilip müteakip haftasonu yayınlanan bölümünde 70’lik adamlara vur patlasın çal oynasın neşesiyle “lili anya lil, lili lili lil” diyen Arapça şarkıyla oryantal göbek attırmaktan geri durmadı. NTV bombalardan birkaç gün sonra Cannes Film Festivali’nin kırmızı halı merasiminde, şıkları-rüküşleri ballandırarak anlattı. Boston’da 3 kişinin öldüğü maraton saldırısında hemen ABD temsilcisine canlı bağlananlar, aynı gün Bağdat’ta 60 kişinin öldüğünü satır arası haber diye okuyup geçiştirdi. Bangladeş’teki tekstil yıkımında tam 1400 kişi yok oldu. Hatay’dan, 51 kişinin hemen ardından 10 ölüm daha geldi. “Kimin umurunda?” diye bunları mı yazayım?
***
Hepsinden vahimini mi yazayım yoksa? Ölümlerden sadece 3 gün sonra, 14 Mayıs’ta Meclis Grup Konuşmasında Reyhanlı’daki olaylarla ilgili 20 dakika CHP’yi, 7 dakika MHP’yi suçlayıp, hükümete “Yanlış yapıyorsunuz” diyen herkesi sert bir dille eleştiren Erdoğan’ı gol atıp şampiyonluk kazandırmış bir futbolcuyu alkışlar gibi alkışa boğan, çılgınca destekleyen taraftarlarının coşkusuydu. “Diyarbakır seninle gurur duyuyor”, “Sivas seninle gurur duyuyor”, “Malatya seninle gurur duyuyor” seslerine, teveccühleri için teşekkür eden Erdoğan, Kur’an’dan ezbere güzelim sureler okuyacak kadar yerini dibini bilen Müslüman Erdoğan, bu konularda ahirette hesap vakti geldiğinde Allah’ın kendisine “Ey Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı neden?” diye VIP ptorokolüyle hitap edeceğinden bahsedecek kadar hakikatten uzağa düşmüş vaziyette… Bu kişisel trajediyi mi yazayım? Hele amigoları, hele o utandıran şakşakçı suretler, o coşkulu gençlik… “Akıl Tutulması”nı Horkheimer böylesi gayrı-insani insanlık hâllerini işaret için yazmadı mı? Bunu da mı yazayım?
Fethullah Gülen Hoca’nın “Kuvvet insanı küstahlaştırabilir. Mümin bile olsa ahlaken, sıfatları itibarıyla firavun olur. Bazen nimetlerin sağanak sağanak baştan yağması da insanı nemrutlaştırır, firavunlaştırır” ayarından sonra, başkalarının “Başbakan ve bin inşaatçı, ABD’yi fethettik, Beyaz Saray’da çocuklar gibi şendik” diyen manşetlerine rağmen, Zaman gazetesi Erdoğan’ın turunu nasıl da hiçleyerek, umursamayarak Cemaat-Hükümet ilişkilerinin gelip tıkandığının mesajını nasıl da veriyor diye bunları mı yazayım?
Bu bahar koşullarında siyasi liderlerimiz nelerle uğraşıyor dersiniz? Büyük vizyon sahibi liderimiz “Milli içkimiz ayrandır” diyerek milli bir polemik yaratıyor. AK Parti Malatya Vekili, adını anmaya değer biri olmadığından yazmaya hacet yok, memelerini aldıran Angelina Jolie’ye şifa niyetine kayısı göndererek milletine hizmet (!) ediyor. Emek sineması için hassasiyet diyenlere biber gazı sıkılırken, tarihi bina “restorasyon” adı altında göz göre göre, hukukun ırzına geçile geçile yıkılıyor. Bununla birlikte Mehmet Metiner ayarında “entelektüellerle” Kürt Açılımı, Zeyit Aslan modeli “devlet adamlarıyla” da Anayasa çalışmaları yürütülüyor. [Evet evet ciddiyim, Anayasamızı Kamer Genç yapıyor, Özcan Yeniçeri yapıyor, Sırrı Süreyya yapıyor, Yüksel Özden yapıyor…] Sağlık Bakanı’nın ilk icraatı, bakanlığa bağlı kurumların tabelalarından T.C. ifadesini kaldırmak olurken, vatan kahramanları facebook hesaplarına TC yazmakla yeni bir Milli Mücadele vermenin duygusal hazzına nail oluyor. Başbakan’ın kızı Berkeley Üniversitesi’nden doktorasını almış; Michelle Obama, Emine Erdoğan’a “Yine çok şıksınız” diyerek tüm Türk kadınlarını onurlandırıyor. AK Parti’nin Ayfon vekili, yani bir başka “devlet büyüğümüz” olan aklı evvel de, “PKK’lılar tövbe etsinler, biz de Allah’a havale edelim. Bilmediğimiz günahlarıyla onları baş başa bırakalım” diyerek açılıma yön verme âlicenaplığında bulunuyor. Bir vekil, vekilleri trafik polisinin çevirme yetkisi ortadan kalksın derken, hepsi birden el birliğiyle vekil ve yakın-uzak sülalelerini ihya etmek üzere Meclis’te kanun değiştirmeye seferberlik ilan ediyor…
Siz söyleyin şimdi, ne yazayım?
Bu memleket, artık iyiden iyiye anlıyorum ki, fareler ve insanlardan oluşuyor. Besbelli, bekârlığa veda gecesi Nijeryalı dansçıyla çiftleşen sosyetik güzelin “zenci bebek skandalı”, terör yüzünden, sorumluların sorumsuzlukları yüzünden depremler, seller aracılığıyla kaybedilen binlerin, on binlerin fare muamelesi gördüğü şu memlekette asıl önemli konu. Falanca dizi oyuncusu, filanca kulüp başkanı, olanca müteahhidin oto galerisi… Büyük çoğunluğa “boşuna yaşıyorsunuz” demiyorum, yanlış anlaşılmasın… yaşıyorsunuz işte. “At kıçında sinek gibi, tövbe tövbe” dediği gibi Rıfat Ilgaz’ın. Yaşıyorsunuz ya, daha ne; yeri geldiğinde 23 sentlik asker olmak üzere…
Artık iyiden iyiye anlıyorum ki, bu memlekette iki millet yaşıyor. Hayır Türkler ve Kürtler diye bir şey yok. İki millet, fareler ve insanlar… Bir düşünün çocukluğunuzdan bu yana gördüklerinizi, anlayacaksınız.

BİR CEVAP BIRAK