Fener-Balat-Ayvansaray’dan Başbakan’a mesaj

Geçen akşam Başbakan Erdoğan’ı bir televizyon kanalında izledim… Fonda yaşlı bir Anadolu kadının yüzündeki acı ve cefayı yansıtan bir resim ve ona eşlik eden Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce okuduğu bir şiir… Şiirde Erdoğan askere gönderdiği yavrusunun sağ salim evine dönmesini bekleyen bir annenin kaygılı bekleyişini dile getiriyordu… Kürt açılımının konuşulduğu şu günlerde, ‘artık anneler ağlatılmasın’ mesajını vermek için mükemmel bir kurgu, mükemmel bir zamanlamaydı. Bir de şiir okurken kendi sesini dinleyen Erdoğan’ın ekranda ağlaması tabloyu eşsizleştiriyordu. Önceden hazırlanmış bir mizansen ya da gerçek gözyaşları mıydı bilemiyorum ama mesajın oldukça etkili bir yöntemle sunulduğu bir gerçekti…

Benim şu anda gündeme getirmek istediğim esas mesele bu değil aslında… Benim asıl başbakanla ilgi söylemek istediğim başka şeyler var; daha doğrusu ona iletmek istediğim…

Sayın başbakan yıllardır coşkulu, hararetli konuşmalar yaparak, duygulu, dokunaklı şiirler söyleyerek halkına bağlı, onları düşünen, seven bir lider görüntüsü vermeye çalışıyorsunuz ve bunda şimdiye kadar oldukça başarılı oldunuz. İlk yıllarda bu duygusal imajınız bayağı prim sağlıyordu size; yüreği yanık, bağrı yanık analar, babalar, cefakar, yoksul halk kolayca inanıyordu bu duygu yüklü hallerinize…

Ama sayın Erdoğan zaman içinde fakirin dostu, garibanın babası değil sermaye yanlısı, güçlülerin arka çıkanı olduğunuz anlaşılmaya başladı. Mal varlığınız büyüdükçe, yakın çevrenizin cüzdanı kabardıkça gönül gözünüz, yüreğiniz artık yoksulları, işsizleri değil para babalarını, varlıklı insanları görmeye başladı… Onlar gibi algılamaya onlar gibi yorumlamaya başladınız dünyayı… Öyle ya parayla yatıp kalktıkça, zengin kesimlerle soluk alıp verdikçe, sürekli paranın içinde para hesapları yaptıkça insanın tabiatı değişiyordu…

Halk için, halkının yoksulluğu için acılar çeken, şiirler yazıp okuyan o adam gitmiş, sermaye ile kol kola omuz omuza ‘beraber yürürüz biz bu yollarda’ şarkısını söyleyen, iktidarı ve gücü seven bir adam gelmişti yerine…

En ironik olansa, o adamın şimdi kendi halkının kötü kaderini yazan kişi konumunda olmasıydı… Düşünüyorum da AKP bugün ülkenin her yerinde halkla itilaflı ya da mahkemelik olayların destekleyicisi, tarafı konumunda… Ben de sizin gibi Karadeniz’li olduğum için yakından takip ediyorum ve bu yıl köyleri dolaştığımda dondum kaldım; bütün dereler satılmış, HES’ler cirit atıyor bölgede; sadece iki derede halk direniyor ve sermayeyi sokmuyor derelerine; yani kendi memleketinizde bile halkla çatışma içindesiniz; daha önce sahillerin doldurulması ve denizlerin artık halka açık yerler olmaktan çıkarılması sürecinde vardınız; Hasankeyif’te, Sulukule’de, Tarlabaşı’nda, Dikmen’de, Tozkoparan’da, Gülsuyu’nda ve bugün Fener-Balat-Ayvansaray’da yine halkın canını yakacak projelerin arkasında siz varsınız…

Buralarda halkın yıllarca alın teri dökerek, simit satarak, kağıt toplayarak, bir evde on kişi deli gibi çalışarak alabildikleri yegane varlıklarına, 40 metrekarelik, 60 metrekarelik evlerine göz diktiniz; onları hem yerlerinden, hem işlerinden hem de yaşayabildikleri tek yaşam alanlarından sürerek bu alın teri dökülmüş, acılarla yoğrulmuş birikimlerden kar sağlamaya çalışıyorsunuz; Göz yaşı ve kedere boğulmuş bir projeden trilyonlar kazanma hesapları yapıyorsunuz; rahat harcayabilecek misiniz peki o paraları; ağlattığınız, aç-açık bıraktığınız, evinden, yurdundan ettiğiniz insanların görüntüleri yokladıkça vicdanınızı geceleri rahat uyuyabilecek misiniz…

Dün Tarlabaşı’nda başlattığınız Kamulaştırma işlemine karşı Tarlabaşı Derneğinin yaptığı toplantıdaydım… Kamulaştırma gündemi öncesinde Tarlabaşı’ndaki yıkımlardan etkilenecek halkı konu alan bir belgesel izledik öncelikle. Belgesel’de oradaki halkın yaşam koşulları ve mağduriyetleri anlatılıyordu; hüzün ve acı vardı her karede. Bu arada Tarlabaşı derneğinin avukatı olan arkadaşın kızı ile yaşadığı küçük bir anekdotta yatan büyük gerçek hepimizin gözlerini doldurdu, çoğumuz ağladık…

Avukat bey bu proje ile ilgili göreve başladığı süreç içinde Tarlabaşı’na ilişkin hem eski resimleri biriktirmeye hem de yapılması düşünülen yeni projeyle ilgili resimleri arşivlemeye başlamış. Bir gün 10 yaşındaki kızı arşivlerini karıştırırken bir eski bir de yeni, AKP’nin gerçekleştirmeyi tasarladığı Tarlabaşı resmini elinde tutarak babasının yanına gelmiş; Eski resimde tarihi binaların arasında ellerinde filelerle iki büklüm evine yiyecek götürmeye çalışan yaşlı bir nine, diğer resimde ise bloklaşmış modern binaların arasında motosikletine binmiş şehir turu atan deri montlu, küpeli bir genç varmış; Avukat beyin kızı sormuş babasına; “baba o yaşlı nineye ne oldu? Neden yok resimde…”

Evet AKP’nin gerçekleştirdiği bu projede elinde filesiyle hayat mücadelesi veren yaşlı ninenin yeri yoktu; yani oranın gerçek halkının yeri yoktu… Dram buydu işte; bu projelerin hayata geçirildiği yerlerde soylulaştırma ve farklı bir yaşam biçimi yaratma adına oradaki halk ve esnaf sürülecekti; yaşam alanlarıyla birlikte yaşam kültürleri, yaşama hakları, barınma hakları ellerinden alınacaktı…

Aslında bu süreçte beni en çok yaralayan üzen ne biliyor musunuz; iktidardansa, bu acımasızca sürdürülen barınma ve yaşam hakkına olan saldırı karşısında bazı aydınlarımızın, özellikle de kendisine ‘eski solcu denmesini hazmedebilen’ kesimlerin ‘soylulaşmış’ garip tutumuydu!!! Yıllarca halkçılık, devrimcilik edebiyatı yapmış, hatta birçoğu bugünkü konumlarını bu halkçı ve devrimci geçmişleri sayesinde kazanmışlardı ama şimdi halka öyle yabancılaşmış, öyle uzaklaşmışlardı ki, halkın acılarla, gözyaşlarıyla içinden geçtiği bu süreçten nasiplenmek istiyor; karşı tavır almayı bir yana bırakın, el altından projeyi destekleyerek kendilerine ‘soylulaştırılmış’ bu alanlarda yer açmaya çalışıyorlardı…

Bu beni AKP iktidarının tavrından çok daha fazla üzüyor ve endişelendiriyordu…

AKP bu süreçte resmen Parlamentodaki çoğunluğunu ve gücünü kullanarak insanların barınma ve yaşam haklarını gasp eden bir hukuk yarattı; ama bu hukuk bütün dünyada kabul gören ve Türkiye’nin de tarafı olduğu evrensel yasalarla çelişkili ve çatışmalıydı; bu yüzden bütün yasal kılıflar uydurulmuş olsa bile meşru değildi, evrensel insan haklarına aykırıydı…

Bugün ‘Kentsel Dönüşüm Projeleri’ ile gerçekten tehlikeli bir süreç işlemektedir. Projeler trilyonluk projelerdir ve bu projeler aracılığıyla kentsel rantın kamusal alandan uluslararası sermaye ve işbirlikçi sermayenin çıkarına özel alana aktarılması söz konusudur. Konu rant aktarma olunca, AKP hızla kollarını sıvayarak işe girişmiştir; şehrin asıl sahiplerinin pastadaki payını en aza indirip karın azamileştirilmesi için gerekenler yapılmıştır. Bu iş için meclisteki çoğunluktan yararlanılmış, kanun değişiklikleri yapılmış, yeni yasa ve yönetmelikler çıkarılmış, yetki devirleri gerçekleşmiş, bahsi geçen özel hukuk alanı sinsice yaratılmıştır. Her türlü kamusal çıkarı ve milli değerleri koruyan yasa ve tasarruflar etkinsizleştirilmiş, bu konuda daha önce anıtlar kurulunun elinde olan yetkiler 5366 nolu yasa ile belediyelere devredilmiştir.

Aslında Kentsel Dönüşüm Projeleri 1980’li yıllarda hakim olan neo-liberal akımla birlikte, ilk olarak İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Bu süreçte bütün kamu varlıklarının özelleştirilip, halk yararına kullanımdan özel çıkar yararına kullanıma sokulması gibi burada da kentsel değerler ve varlıkların kamu yararından özel kesim yararına sokulması amaçlanmaktadır. Böylece kentsel değerlerin ve varlıkların küresel pazara entegre edilmek suretiyle uluslararası sermayeye aktarılması süreci başlatılmıştır…

Türkiye de Yeniden Dönüşüm Projeleri ilk olarak 1999’da Ali Müfit Gürtüna tarafından ‘Vizyon Projeleri’ olarak lanse edilerek halk tarafından duyulmaya başlamıştır. Daha sonraki dönemlerde bu süreç hızla ve daha acımasızca ilerlemiş, bu projeler kapsamında trilyonluk rantların paylaşımı söz konusu olduğu için, bu konuda yasalar yeniden yorumlanmış, yeni düzenlemeler yapılmıştır. Kentsel Dönüşüm Projeleri aynı zamanda ideolojik bir olgudur ve burada esas olarak kentsel rantın halk aleyhine sermaye sınıfı çıkarına yeniden paylaşımı söz konusudur.

Bu süreçte halkın barınma ve yaşama hakları gasp edilmekte, ülkenin tarihi ve mimari değerleri tahrip edilip yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Yaşam alanları ile birlikte yaşam kültürü, mahalle dokusunda yer alan küçük ticarethaneler, ekmek tekneleri tamamen ortadan kaldırılmak istenmektedir. Semt yerlileri yerlerinden sürgün edilecek ‘soylulaştırma’ projesi kapsamında farklı bir sosyal sınıf ve ticaret erbabı yaratılmaya çalışılmaktadır.

Tüm bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için yukarıda sık sık değindiğim gibi yeni bir Hukuk yaratılmaktadır. Bunun ne anlamına geldiğini sayın başbakan siz çok iyi biliyorsunuz ama ben ‘kızım sana söylüyorum halkım sen anla’ misali bir kez daha tekrarlamak istiyorum…

Tarlabaşı ve Fener-Balat-Ayvansaray Yeniden Dönüşüm Projesine ilişkin bazı somut örnekler vererek yapmak istiyorum bunu. Normal ihale kanununa göre ihale edilen her neyse, o şeyin ihalesi herkese açık olmalıdır, yani en uygun teklifi veren herkes ihaleyi kazanma hakkına sahiptir. Ama gerek Sulukule, gerek Tarlabaşı, gerekse Fener-Balat-Ayvansaray’daki trilyonluk rantlar öyle herkese açılabilecek meblağlar olmadığı için, bu rantı kimseye kaptırmamak gerekliydi. Bunun için sırf bu konuyla ilgili özel bir ihale şartnamesi kabul edildi ve Fener-Balat-Ayvansaray projesini normal ihale şartnamesinden muaf tutuldu. Böylece normalde herkes ihaleye katılabilecekken, özel şartnameye göre sadece Fatih belediyesinin davet ettiği firmaların katılabilmesi sağlandı. Böylece ihaleyi AKP’nin yakın çevresinin sahip olduğu Çalık grubu ve GAP inşaatın alması garantilendi.

Ayrıca Türkiye’de idari hukuk o kadar yavaş işliyor ki, sizin ‘kentsel Dönüşüm Projeleri’ için hızla yarattığınız Özel HUKUK insanların mal varlığına el koymayı, arsalarını ele geçirmeyi, tarihi varlıkları ve değerleri yok etmeyi gittikçe kolaylaştırırken, hakkını aramak için dava açan vatandaştan yana işleyen hukuk kaplumbağa hızıyla ilerliyor; insanlar açtıkları davaların sonuçlarını aldıklarında iş işten çoktan geçmiş oluyor; yani dava kazanılmış olsa bile yıkımlar yapılmış, yapanın yaptığı elinde kar kalmış oluyor…

Bu nasıl bir vicdandır, bu nasıl bir talandır, bu nasıl bir adalettir soruyorum size sayın başbakan… Merak ediyorum, bir gün yine bu halkın arasına gerçekten dönebilecek misiniz? Belki de dönmezsiniz; Amerika nasılsa kucak açar sizin gibilere…

Siz kendinizi ve ailenizi kurtardıktan sonra bu ülkede halk ezilirmiş, sürünürmüş, hayat şartları bozukmuş, insanlar işsiz, evsiz, yoksulmuş, bunlar detay değil mi? Gözleriniz kapalı, kulaklarınız tıkalı; bir de konuşmasanız ‘üç maymunu’ oynuyorsunuz diyeceğim ama aksine çok konuşuyorsunuz… Almışsınız arkanıza yandaş medyayı, yarattığınız sanal dünyada kendi söylediklerinize kendiniz inanarak konuştukça konuşuyorsunuz…

Konuşuyorsunuz ama artık kimseyi inandıramıyorsunuz…

Ülkede işsizlik, yoksulluk diz boyu, uçan kuşun bile haberi var bu durumdan,
Siz hala ekonomideki başarılarınızdan söz ediyorsunuz. Ülkemizin doğal kaynaklarının yarısından çoğu uluslararası sermayeye satılmış, hala ne kadar zengin olduğumuzdan bahsediyorsunuz. Ülkenin her tarafında halkla itilaf içindesiniz, hala halkın partisi olmakla övünüyorsunuz…

Allah aşkına siz nerde yaşıyorsunuz…

Yakın zamanda Sulukule’de insanlar bin dereden su getirilerek, ikna edilmek için her türlü yöntem izlenerek evlerinden edildi, mahallelerinden sürüldü; şimdi bu sürülen halkın birçoğu evsiz, barksız, sefil durumda. Bir kısmı benim yaşadığım yer olan Fener-Balat-Ayvansaray’a sığındıkları için durumlarını biliyorum. Verilen paralar bitmiş, söz verilen kira yardımları kesilmiş, halka iş vaat edilmiş unutulmuş ve yüz yıllardır yaşadıkları yaşam alanlarından sürülen halk adeta sudan çıkmış balığa dönmüş, hayatta kalma mücadelesi veriyor…

Önümüz kış, üşüyecekler, belki de donacaklar, siz bu konuda ne yapmayı düşünüyorsunuz?!!!

Bu arada eğer tedbir alınmazsa, güçlü bir direniş olmazsa aynı sonu Fener-Balat-Ayvansaray halkının da beklediğini biliyoruz. Bunun için örgütlendik, bilinçlendik, hazırlıklıyız, sizi bekliyoruz…

İbret verici bunca örnek gözümüzün önünde dururken artık sizin hiçbir sözünüze inanmıyoruz…

Yine benim yaşadığımız Fener-Balat-Ayvansaray bölgesinde halka hiç danışılmadan, hiç haber verilmeden gizlice, Bakanlar Kurulu kararıyla evlerimizin, arsalarımızın kamulaştırılması kararı alındı; ihalesi yapıldı; projeleri çizildi; ve her şeyden sonra bu karara uyacaksınız deniyor bize…

PAPUA GİNE’de bile böyle bir uygulama yoktur, böylesi insan haklarına aykırı, ilkel uygulamaları siz bir başbakan olarak nasıl halkınıza layık görebiliyorsunuz…

Burada söz konusu olan bu evler bir gecekondu değildir; ortada kamu yararına yapılacak bir iş, bir proje de yoktur; yani ne yol geçecektir ne okul yapılacaktır, ne baraj ne hastanedir söz konusu olan; alışveriş merkezleri, turistik tesisler vb. yapılması düşünülmektedir ve böyle keyfi bir proje için hem oradaki tarihi ve mimari doku yok edilmek istenmekte hem de insanların yerinden edilmesi düşünülmektedir.

Bahanesi ise ‘Yeniden Dönüşüm Projesi’; peki neyi dönüştürüyorsunuz, orada insanlar binalarında, mahallelerinde zaten yaşıyor, yoksa siz başka türlü binalar yaparak başka türlü insanlar yerleştirerek, moda deyimle buraları soylulaştırarak mı yapmayı düşünüyorsunuz bu dönüşüm projelerini.. Binaları değiştirirken, aradan halkı da çıkaralım, zaten onlar buraya yakışmıyorlar mı demek istiyorsunuz, ne demek istiyorsunuz sayın başbakan…

Neden bu halk burada yaşamaya layık değilmiş? Yıllarca Haliç kokarken bu halk burada yaşamaya layıkmış da neden şimdi değilmiş…

Siz her zaman Kasımpaşalılığınızdan övünür, mahalle yaşamını, halk kültürünü çok iyi bildiğinizi savunursunuz; öyleyse bu halkın bu plana izin vermeyeceğini de bilmelisiniz;

Bu halkı bu oyunu bozacaktır sayın başbakan…

Duygulu, dokunaklı şiirler okumakla halkçı olunmuyor; halktan yana tavrınızı şimdi gösterin de görelim sayın başbakan…

Göstermezseniz biz yeter demesini biliriz!!!

Yeter artık başbakan, bir yerde durmayı bilin artık… Halkı bu kadar hor görmeyin, hiçe saymayın, barınma ve yaşama haklarını yok saymayın; evlerine, arsalarına göz koymayın, yetmedi mi sahip olduklarınız, bırakın insanları mahallelerinde rahat yaşasınlar; onlarca yıl arşınladıkları, sokak aralarında top koşturarak büyüdükleri, dokusunu, tozunu, toprağını yuttukları, korna seslerini, gelen geçen araçları bile tanıdıkları, kendilerini adeta evlerinde, yuvalarında hissettikleri semtlerinde, evlerinde yaşamaya devam etsinler; bu halkın üzerinden ellerinizi çekin sayın başbakan…

Gölge etmeyin başka ihsan istemiyor bu halk sizden…

Sizin için Kasımpaşa artık çok gerilerde kalmış olabilir, Çankaya size çok daha cazip gelebilir ama bu insanların bir Çankaya şansları hiç olmayacak, olsa bile belki birçoğu buna rağmen yaşadıkları, büyüdükleri bu yerde ölmeyi tercih edecekler…

Bir halkın kaderi ile oynamak, onların yaşamlarını alt üst etmek, yaşam kültürlerini yok etmeye çalışmak, onları yıllarca yaşadıkları yerden sürmek, bu nasıl bir cesarettir, bu nasıl bir hak bilmezliktir, vicdansızlıktır; yeter artık bir yerde durmasını bilin;

HAKKA biraz saygılı olun sayın Başbakan…

____________________________

* Yrd. Doç. Dr.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.