Filozofluklar

Filozofluklar

0
PAYLAŞ

Stoa filozofları yüzyıllar boyu elbirliğiyle kurdukları öğretiyi yaşamı aydınlatıcı bir güç olarak görürken birbirlerine sıkı sıkıya bağlı kaldılar. Onların ardı ardına gelen etkinlikleri, bir ustadan daha genç bir ustaya uzanan etkinlikleri beş altı yüzyıllık bir zaman diliminde bir zincirin halkaları gibi durur. Önce insan olmak, gerçek insan olmak, her türlü olumsuzluklarından arınmış insan örneği oluşturmak, bu anlamda kendini insanlığa adamış olmak. Yunanistan’da başlayıp Roma’da süren bu düşünce gelişimi zaman içinde bir inanç ağırlığı kazanırken insanlığa bugün de ışık veren çok önemli iki filozofu, Epiktetos’u ve Marcus Aurelius’u kazandırmıştır. Geleceğin imparatoru Marcus Aurelius Stoa düşüncesini önce kendi yaşamında sonra örnek olma yoluyla başkalarının yaşamında etkin kılmaya çalışırken öncelikle köle Epiktetos’un düşüncesini izlemiştir. Taine’in gelmiş geçmiş insanların en soylusu diye nitelendirdiği imparator filozof Marcus Aurelius Stoa felsefesinin ışığında yumuşaklığıyla, ciddiliğiyle, dürüstlüğüyle, alçakgönüllülüğüyle ve özellikle de hoşgörüsüyle eşsiz bir bilge örneği ortaya koyuyordu.

İmparatorluk ona babadan geçmedi ve onun sırtında bir yük oldu. İmparator olmak bu soylu ama sıradan kişiyi hiç değiştirmedi. Dünyanın bütün pırıltılı görünümleri onun ruhuna hiçbir şey söylemeyen süslerden başka bir şey değildi. Zaten imparator olarak işi başından aşkındı. Ayaklanmalar birbirini izliyordu. Onu eleştirmeye kalkanlar özellikle onun ayaklanmaları bastırmasına takılırlar. İnsanların canını yakmamak adına ayaklanmaları bastırmayacak bir imparator, ülkesinin topraklarını barbar diye bilinen değişik toplumların yayılmasından korumaya çalışmayı ayıp sayacak bir imparator olabilir mi? Onun kitabına bir tanıtma yazısı yazmış olan Mario Meunier şöyle der: “Marcus Aurelius devletin en azılı düşmanları karşısında bile bağışlayıcı ve insan kalmayı bildi. Savaşı sevmiyordu. Savaşa karar verdiğinde bunu istemeden yapıyordu, intikam duygusuyla değil devletin çıkarı için yapıyordu.”

Marcus Aurelius’un belagat dersleri aldığı Cornelius Fronton adlı kişiye yazdığı mektup ilginçtir. Fronton öğrencisini belki de yararına çokça inanmadığı felsefeden uzaklaştırmaya ve belagat alanında yetkili kılmaya çalışıyordu. Oysa Marcus Aurelius için felsefe vazgeçilmez bir kültür alanıydı. O öğretmenine yazdığı mektupta şöyle der: “Döneceğinin haberi beni mutlu etti ve tümüyle kafamı karıştırdı. Mutluluğumun nedenini sormak gerekmez. Sıkıntımın nedenini sana hemen açıklayacağım. İncelemem için bana bir konu vermiştin. Buna daha elimi süremedim. Ancak sorun zaman bulamamakla ilgili değil. Ariston’un yapıtı şu sıra çok vaktimi alıyor. O bana hem iyilik getiriyor hem de beni kötü yapıyor. Bana erdemi öğrettiğinde iyi oluyorum. Ama bana bu eşsiz örneklerle aramda ne büyük bir uzaklık olduğunu gösterdiğinde öğrencinin yüzü kızarıyor ve o yirmi beş yaşına gelmiş olduğu halde henüz ruhunu bu arı özdeyişlerin ve bu büyük düşüncelerin içine sokamamış olmakla kendine kızıyor. Kendimi cezalandırıyorum. Öfkeleniyorum, dertleniyorum, başka şeyler istiyorum, yemek içmek istemiyorum.”

Bir filozofu filozof yapan özelliklerin neler olduğunu anlamak için gerçek anlamda filozof diye bildiğimiz kimselerin yaşam biçimlerine ve düşünce dünyalarına bakmak yeterlidir. Filozofu filozof yapan şeyler hırslar değildir, onunla bununla kurulan ilişkiler değildir, çevrilen dolaplar, zekanın ışığında üretilen parlak söz oyunları değildir, bir bakıma bilgidir ama tek başına o da değildir. Filozoflukların altında son derece sağlam kişilikler yatar. İster imparator olalım ister köle olalım, ister Eskiçağ’da yaşamış olalım ister Yeniçağ’da yaşamış olalım felsefenin bize vize vermesi için kişiliğimizin sonuna kadar sağlam olması gerekir. Bizim neden filozofumuz yok? Bu soru ikide bir karşımıza çıkıverir. Filozofumuz yok çünkü filozof olacak nitelikte aydın insanımız yok. Bütün hırslarından arınmış, dünya malına sırtını dönmüş, ünlerle unvanlarla işi olmayan, kimsenin işine karışmayan, en büyük hazzı çalışmaktan yani okuyup yazmaktan alan, doğru bildiğini hiç çekinmeden söyleyebilen ve bu özelliğinden ötürü başına gelebileceklere hiç mi hiç aldırmayan aydınlarımız olduğu gün filozofumuz da olacak. Yitirdiği şeyleri bir yaşam deneyi anlamında kazanç sayan, kendini kimsenin altında ve kimsenin üstünde görmeyen, kimsenin ayıbını yüzüne vurmak gibi bir alışkanlığı olmayan, başkalarıyla uğraşmayan, hakkını yiyene gülümseyen ve kimsenin hakkını yemeyen aydınlarımız olduğu gün filozofumuz da olacak.

BİR CEVAP BIRAK