Flaubert’in büyük aşkı

Flaubert’in büyük aşkı

0
PAYLAŞ

Flaubert bir taşralıdır. Biraz garip bir adamdır. Oldukça katı ya da köşeli bir kişiliktir, uzlaşma nedir bilmez. Bir yanıyla bir dünya acemisidir, en paspal kadın bile onu aşk üzerinden tepetaklak getirebilir. Hemen her zaman öfkelidir, insandan kaçar, Rouen’dan pek uzağa gitmez. Paris’de hukuk okumuş ama hep taşralı kalmıştır. Paris’in aydınları gibi kaypak değildir. Taşrada bir burjuvadır ama burjuvalıktan tiksinir. Bir çocuk gibi saftır. Kendisinden on bir yaş büyük Louise Colet’yle on yıla yayılan bir aşk serüveni yaşarken saflığının oyununa gelir. Louise Colet yazar olmaya heveslenmiş bir züppedir, eksiksiz bir çıkarcıdır, koltuğundaki dosyada şiirleri vardır, kötü şiirlerini kapı kapı gezdirir, ünlü olmak istemektedir, onun bunun yatağına girer çıkar. Gün görmemiş bir taşra efendisini parmağında oynatabilmek için her türlü donanıma sahiptir.

Flaubert 4-5 ağustos 1846 tarihli ilk mektubunda Louise Colet’ye şunları yazar: “Daha on iki saat önce birlikteydik. Dün bu saatte sen kollarımın arasındaydın, düşünebiliyor musun? Ne çok zaman geçmiş. Gece şimdi sıcak ve tatlı… Rüzgarda penceremin altında titreyen o kocaman laleağacının sesi geliyor kulağıma ve başımı kaldırdığımda şavkı ırmağa vuran ayı görüyorum. Ben yazıyorum, terliklerin orada duruyor, gözümün önündeler, onlara bakıyorum.(..) Sana mektubumu kendi mektup kağıdıma yazmak istemedim, benim mektup kağıdımın kenar suyu kara olduğu için. Benden sana hiçbir acı ulaşmasın isterim. Her mektupta, yazımın herbir harfinde düşlere dalacak mısın, benim küçük kahverengi terliklerine bakıp bakıp terliğin içinde ayaklarının kıpırdanışını ve sıcaklığını düşlediğim gibi.”

8-9 ağustos tarihli mektupta şu satırları okuruz: “Evet geleceğim, hem de yakında. Çünkü her zaman seni düşünüyorum, her zaman yüzünü omuzlarını beyaz boynunu gülüşünü, bir aşk çığlığı gibi hem sert hem tatlı sesini, o tutkulu sesini düşlüyorum. Sana da söyledim, belki de senin en çok sesini seviyorum.(..) Mektubun için teşekkür ederim. Sen beni o kadar çok sevme, o kadar çok sevme. Sana acı veriyorum. Bırak ben seni seveyim. Bilmiyor musun, çok sevmek iki kişiye de mutsuzluk getirir.” 31 ağustos tarihli mektupta ateşli seslenişler bitmiş gibidir. Hava iyiden iyiye bulutlanmıştır sanki: “Beni her zaman sev. Benim suratsız bir deli ya da istersen buna benzer bir şey olduğumu düşün, nasıl istersen öyle olsun, ama gene sev beni, görüşlerime aldırma. Görüşlerimin sana ne zararı var! Onların kimseye zararı yok, bana belki de yararı vardır.”

23 ekim tarihli mektupta Flaubert soğuk bir dille daha çok kendinden sözeder. Bu bir aşk mektubu değildir. 20 aralık tarihli mektupta o soğuk hava derinleşir: “Hoşçakal, beni unutmaya çalış, ben seni hiç unutmayacağım.” 7 mart tarihli mektuptan Flaubert’in Paris’e gittiğini, orada çok acı çektiğini öğreniyoruz: “Cuma günü aramızda geçenlere gelince, senin acı çektiğini görerek ölçüsüz üzüntüye kapıldım.” Mektup şöyle bağlanıyor: “Hoşçakal, uzun bir yolculuğa çıktığımı düşün.(..) Mutlu ol.” 1848’e kadar bir suskunluk dönemi yaşanır. Mart ayında Louise Colet’ye Flaubert’den sitem dolu bir mektup daha gider: “Ne olursa olsun bana her zaman güvenin. Artık birbirimize yazmasak da artık birbirimizi görmesek de aramızda her zaman silinmez bir bağ olacak. Sizin pek hoş söyleyişinizle benim uyumsuz kişiliğim bende tüm yüce duyguları ya da daha doğrusu insani duyguları silemez. Belki bir gün bunları anlayacaksınız, benim için bu kadar acı çekmiş bu kadar üzüntü duymuş olmanıza yanacaksınız.” Bu mektuplar Louise Colet’nin Flaubert’den beklediği şeyleri elde edememiş olduğunu anlatır bize biraz da.

Mektuplar 1855 başlarına kadar aralıksız sürer. Onlarda sevgiden çok tedirginlik vardır. İlk mektuptan sonra zaten aşk askıya alınmış gibidir. Bu mektuplarda Paris’li bir fettan kadının hırsları adına temiz yürekli bir taşra aydınına oynadığı oyunların izdüşümleri vardır. Bir yer gelir, insan sonunda Flaubert bile olsa uyanıverir. Bu uyanma tam anlamında bir kopma noktası ve bir kovulma noktası olur. Böylece Madam Louise Colet edebiyat tarihine kötü şiirleriyle geçememiş olsa da Flaubert’e çektirdikleriyle geçmiştir, bunu da bir başarı saymak yanlış olmayabilir. 6 mart 1855 tarihli mektup bu sakızlanmış serüvene pek acı bir biçimde son noktayı koyar: “Madam, dün akşam üç defa evime gelmek zahmetine katlandığınızı öğrendim. Evde değildim. Gösterdiğiniz böyle bir ısrarın aşağılamaları bende de aynı tepkiyi doğurabilir korkusuyla davranış kuralları beni size karşı önlem almaya zorladı: artık hiçbir zaman evde olmayacağım. Sizi saygıyla selamlarım.”

BİR CEVAP BIRAK