Bu fotoğraftaki yitirdiklerimize oturup ağlamalıyız!

Bu fotoğraftaki yitirdiklerimize oturup ağlamalıyız!

0
PAYLAŞ
Yusuf Yavuz / Fotoğraftaki yitikler
YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – “Ey meydanlarda Yeni Türkiye nutku atanlar! Çatalhöyük’ten bugüne yaşamına bir değer katmadığınız halkın yoksulluğunun, çaresizliğinin ve umudunun üzerine örttüğünüz Osmanlı şalı kapatmaya yetmiyor siyasi kısırlığınızı…”
 
Son birkaç yıldır Anadolu’nun binlerce yıllık hafızasını sıfırlayarak adeta kendilerinden önce bu topraklarda hiçbir şey olmamış gibi davranan, yaşayan, dahası bunu dayatan bir güruh türedi.
Siyasilerin başını çektiği bu anlayışın yarattığı en büyük kötülük, bu ülkenin binlerce yıllık köklerinden koparılmasını sağlayacak her türlü icraata onay üretmesidir.
Bu, adeta bir intikam duygusu gibi kendinden öncekini yok edecek, lanetleyecek, olmadı elleriyle paramparça edecek derin bir kompleks…
Oysa bu toprakların insanı, 10 bin yıldır iktidarlardan bir şey istemeden yaşamayı öğrendi.
Çünkü Anadolu insanlığın ilk eviydi…
İlk yuva bu topraklarda yapıldı. İlk buğday bu topraklarda filizlendi. İlk ekmeğin kokusu bu coğrafyada, bir nehir kıyısından yükseldi gökyüzüne…
Çatalhöyük…
Orta Anadolu’da, bugünkü Konya sınırlarında neolitik bir yerleşim. 9 bin yıllık geçmişe sahip.
Çatalhöyük evleri, Anadolu’daki ilk kentleşmenin başlangıcı kabul ediliyor…
Basit malzemeden, toprak, sazlık, kuru ot ve eskilerin deyimiyle ‘sazdan samandan’ evler…
Anadolu insanı 10 bin yıldan fazladır elleriyle devasa bir kültür üretti…
Mimariden inanca, yeme içmeden sözlü kültüre, somuttan soyuta uzanan benzersiz bir kültür bu…
İSLAMKÖY’DE BİR ÇATALHÖYÜK EVİ
Ancak binlerce yıldır bu topraklarda egemen olmaya çalışanlar her fırsatta sıradan insanın ürettiği bu kültürü yok etmeye, gölgelemeye, derin bir kıskançlık duygusuyla kendine benzetmeye çalıştı. Benzetemiyorsa yok etti…
İslamköy…
Isparta’nın bir köyü…
Tıpkı 9 bin yıl öncesinin Çatalhöyük evlerini yapan ellerle, aynı biçimde, aynı malzemeyle, yapılmış bir kerpiç ev…
Sazdan samandan çatılmış bir yuva…
Yakın çevresinde binlerce yıllık Anadolu uygarlıklarından kalma her türlü kamusal yapıyı, kültürel mirası bulabileceğimiz İslamköy’ü de içine alan geniş ovada, Selçuklu döneminde yapılan kamusal ya da dinsel yapıları saymazsak Osmanlı’nın inşa ettiği bir yapı yok…
Halkın yüzlerce yıldır elleriyle inşa ettiği evler, camiler, çeşmeler, türbeler var…
TÜRKİYE’NİN 50 YILINA DAMGA VURAN KERPİÇ EVİN SIRRI
Türkiye’nin son 50 yılına damgasını vuran siyasilerden biri olan Süleyman Demirel, Çatalhöyük’ten bugüne uzanan yaşam ustalığının izini taşıyan İslamköy’deki o kerpiç evlerden birinde doğmuş.
O kerpiç ev ve çevresi bugün Demirel ailesi tarafından müze haline getirilmiş. Bölgedeki görülmeye değer yerlerden biri burası. Bugünün şatafatını ve bir sıtma nöbeti gibi kimilerini saran saltanat hastalığının ortasında bir tevazu müzesi gibi duruyor.
Günahıyla sevabıyla Demirel’in kişisel öyküsünün eşlik ettiği bir Türkiye fotoğrafı olan müzede, bir dönemin meydanlarından insan suretleri de sergileniyor…
Demirel’in ‘Çoban Sülü’ olduğu yılların insanlarının suretleri bunlar. Manüple edilmemiş, siyaseten kirlenmemiş, saf, temiz insan yüzleri. Partizanlığın ülkeden üstün tutulmadığı, parti bayrağının ülke bayrağına yeğlenmediği bir adabın donup kalmış kareleri.
OTURUP AĞLAMAMIZ GEREKEN FOTOĞRAF
Yaşamım boyunca hiç oy vermediğim, fikrine, programına inanmadığım bir partinin ve geleneğin takipçisi, sempatizanı ya da gelip geçici heveslisi insanların suretlerine bakıldığında, aslında bugün neyi yitirdiğimizin fotoğrafı görülüyor. Bu toprakların bütün değerlerini kendi varlıklarına tahvil eden, Anadolu’nun binlerce yılda ürettiği kültürel birikimi un ufak eden, yok sayan, parçalayan bir zihniyetin kültürel bir çöle çevirdiği Türkiye’nin oturup da bağıra çağıra ağlamamız gereken fotoğraflarından biri bu.
Kocaman meydanın ortasına asılan, abartısız, ölçülü tek bir Türk bayrağının altında toplanan insanların seçilebilen yüzlerinde bugün hepimizin unuttuğu ortak bir duygu okunuyor: Umut.
Yoksulluğun vurduğu kitlelerin gözlerinde, Anadolu insanının tarihin hiçbir döneminde yitirmediği o kadim ışık var…
Bugün Yenikapı mitinginin katılımcı sayısıyla siyasetin etki alanının ölçüldüğü, Köprüden otoyola açılış şovlarıyla yıkımın yüceltildiği, histeri nöbetine tutulmuş omzu baltalı karakterlerin ‘tarih’ diye sunulduğu, dilinden kan damlayan konuşmacıların işgal ettiği bir ülkenin herkesçe malum olan ama kimsenin anımsamadığı tarihi bu…
Bu, aslında bugün yitirdiğimiz bir halkın fotoğrafı…
Gözlerindeki ışık, yüreklerindeki umutla, üreten, avutan elleriyle bir köşeden çıkıp gelivermeleri için sağa sola bakınıp durduğumuz insanların donup kalmış halleri.
ÜRETİMDEN CEMAATLERE, ELMADAN KURAN’A GİDEN YOL
Fotoğraftaki yitikler
Fotoğraftaki yitikler

İslamköy, neolitik çağdan kalma bir mimarinin sürdüğü kerpiç evleriyle zamana direniyor. Sokaklarında dolaşıyoruz… Terk edilmiş biblo gibi eski evler yıkılmaya yüz tutmuş. Budanmış elma çubuklarıyla yakılan fırınlarda pişirilen ekşi mayalı İslamköy ekmeği kokan sokaklarda eski canlılıktan eser kalmamış. Köyün merkezindeki Süleyman Demirel Müzesi ve külliyeyi görmeye gelen birkaç ziyaretçi köyü az da olsa hareketlendiriyor. Gerçekte bir su yapıları uzmanı olan Demirel’in büyük umutlarla Eğirdir Gölü’nden ovaya getirdiği suyun yarattığı üretim durmuş. Ovadaki her on elma bahçesinden beşi satılık. Yamaçlardaki tepeleri kaplayan karakeçiler kaybolmuş. Yol boyunca Tarım Bakanlığı’na bağlı kırsal kalkınma ajansının desteğiyle açıldığı belirtilen bir iki tesis göze çarpıyor, o kadar.

Bir de yol boyunca Isparta’ya gelirken Kuleönü köyünün çıkışında göze çarpan kuranı kerim fabrikası. Ortadoğu ve çoğu Arap ülkesinin kuranı kerimleri burada üretilip satılıyormuş.
‘MECLİSTE NEDEN NURCU VEKİL OLMASIN? BEN VARIM YA!
Bir zamanlar Isparta ovasındaki halkın gündelik yaşamını kaplayan üretimin yerini, cemaatlerin yarattığı din ticareti almış. Kuşkusuz bunda, kendisine “Meclis’te neden bir nurcu vekil olmasın?” diyen hemşerilerine, “Ben varım ya yetmez mi?!” dediği rivayet edilen Demirel’in de payı yok değil. Yine de Demirel’in kendi ağzından aktardığı, babası Yahya Çavuş’un öğütleriyle pekiştirdiği yaşamıyla ilgili ayrıntılar, bölgedeki üretim kültürü hakkında önemli bilgiler içeriyor:
‘TOPRAK SİZİ AÇ BIRAKMAZ, NAMERDE MUHTAÇ ETMEZ’
“Ailemizde eli tutan herkes çalışırdı. 80 yaşındaki kadın ise çocuk bakar, yemek yapardı. Anam, babam ve kardeşlerimle tarlada, bağda çalışırdık, hayvan güderdik. Sabahları tarhana çorbası ve pekmez yerdik. Pekmez yemeden bağa bahçeye çıkmamız mümkün değildi. Evdeki işlerimizin dışında oynamaya pek vakit bulamazdık… Babam; bana ve kardeşlerime toprağı işlemeyi öğretti. Dağdan yakacak odun bulmayı, çalı kesmeyi, çift sürmeyi, ekin ekmeyi, orak biçmeyi; ağaç, bağ, gül, tütün, sebze dikmeyi, çapalamayı, bellemeyi, harman kaldırmayı, tınaz savurmayı, su sulamayı, hayvan bakmayı öğretti. ‘Ne olur ne olmaz, dünya halidir. Toprak sizi aç bırakmaz, namerde muhtaç etmez. Bundan daha sağlam dayanak olmaz. İhtiyaç hasıl olursa, ona dönersiniz’ derdi.”
 
BU HALK GÖZÜNÜN İÇİNE BAKMAYANI UNUTUR
Yahya Çavuş’un Demirel evinin duvarında asılı duran bu sözleri, Anadolu insanının 10 bin yılık özetidir.
Ey meydanlarda Yeni Türkiye nutku atanlar!
Çatalhöyük’ten bugüne yaşamına bir değer katmadığınız halkın yoksulluğunun, çaresizliğinin ve umudunun üzerine örttüğünüz Osmanlı şalı kapatmaya yetmiyor siyasi kısırlığınızı.
Çatalhöyük’ten bugüne, 9 bin yıldır kendi göbeğini kendi kesen, kendi söküğünü kendi diken, kendi yuvasını kendi yapan Anadolu insanı binlerce yıldır kendini unutarak yaşadı…
Tanrılar yarattı, unuttu. Krallar, yarattı unuttu. Efsaneler yarattı, unuttu. Trajedilerini, destanlarını unuttu…
Keyhüsrev’i, Keykubat’ı, Sancar’ı unuttu…
Osman’ı, Mehmet’i, Süleyman’ı unuttu!
Bir zamanlar umut bağladığı, meydanlarda omuzlarının üstünde taşıdığı Demirel’i, Çoban Sülü’yü unuttu…
Bu halk unutur. Çünkü Çatalhöyük’ten bugüne bu halk hep unutuldu…
Bu halk bir tek ismi hiç unutmadı…
İslamköy’de, bir Çatalhöyük evinde dünyaya gelen Demirel gibi nicelerini çağdaş eğitimle buluşturan Cumhuriyet’in okullarını kuran Mustafa Kemal’i…
Öfkeliler. Haklılar. Çünkü unutulmaktan korkuyorlar. Çünkü bu halk gözünün içine bakmayanı unutur…

BİR CEVAP BIRAK