FRANSA’DAN… Dış politikayı etkileyecek süreç

PAYLAŞ

AB’nin oluşturmaya çalıştığı uluslararası politikalarda Fransa’nın geleneksel dış politika stratejisinin belirleyici bir rolü olduğu bilinmektedir. Bunun iki önemli nedeni var: Birincisi, AB üyeleri arasında, ekonomik, politik ve askeri olarak en önemli güçlerden biridir.  İkincisi,   NATO içerisinde ABD’den sonra İngiltere ile birlikte ulusulararası askeri müdahalelerde bulunan bir ülkedir.

Ekonomik ve politik olarak merkezileşmeye çalışar AB projesinin uluslararası bir güce dönüştürülmesinde, Fransa’nın büyük bir etkisi ve çabası olduğu Birlik içerisinde kabul gören bir görüş.

Fransa-Almanya-Belçika ittifakı ekseninde geliştirilen ve altı yapısı tamamlanan 60.000 kişilik AB ordusu, NATO’dan ‘bağımsız’ olarak uluslararası arenada müdahale gücü olarak kullanılmaya başlandı. Oluşturulan ordunun askeri tecihizatının ezici bir çoğunluğu Fransa ve Almanya tarafından karşılanmaktadır. Ordunun Askeri komuta kademesinde, Fransa’nın belirgin bir ağırlığı var.

AB sınırlarının Ukranya üzerinde Asya’ya ve Türkiye üzerinde Ortadoğu’ya doğru genişlemesi bölgesel enerji kaynakları bakımından oldukça önemlidir. Sadece bu iki bölgede değil, aynı zamanda Afrika’da  ve Latin Amerikada etkin bir güç olmaya çalışan AB; Fransa’nın  sömürgeci politikalarını örnek alıyor.

Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimi, söz konusu politik faktörlerden dolayı AB’nin uluslararası stratejisinde yaratabileceği etkiler önemsenmektedir. Hükümet partisinin adayı Sarkozy, askerileştirilmiş, siyasal gericiliği artmış, dünya küresel kapitalist sisteminin uluslararası politik sürecine daha aktif müdahale eden bir Avrupa Birliği’ni savunmaktadır. 

Bu nedenle Fransa halkı tarafından reddedilen ‘AB Anayasası’nın  Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yeniden onaylanmasını göndemine aldığını çok açık olarak belirtti. Sarkozy, AB’nin Dış ve Savunma politikasının merkezileştirilmesi gerektiğini  sürekli vurgulamaktadır.

Seçimlerin diğer favorisi görülen SP adayı Segolen Royal ise  Mitterand ve Chirac tarafından uygulanan geleneksel AB politikasını ‘sosyal Avrupa’ adı altında  küçük değişiklikler yaparak savunmaktadır.

Kapitalist küreselleşme polikalarını esasen savunan Royal, gelişen toplumsal hareketleri dikkat alarak   frene basarak ilerlemeyi tercih etmektedir. AB içerisinde Fransa’nın önemli politik bir güç olmaya devam edeceğini savunan Royel, AB Anayasası, AB Cumhurbaşkanlığı vb. konularda Sarkozy ile aynı politik çizgiyi savunmaktadır.

Fransa’nın dış politikasının en önem yanlarından biri ABD ile olan ilişkilerin boyutudur. Bu nedenle Fransa’nın  ABD ile olan ilişkileri diğer Avrupa ülkelerinden farklı bir düzeyde gelişti. Avrupalı politik ve askeri bir güç olarak, ABD’nin Avrupa’daki etkinliğine karşı, nispeten ‘bağımsız’  politik bir kuvvet olmayı başardı. NATO’nun önemli bir askeri gücü olarak sürekli bir ‘denge’ politikası izledi. 

2.Dünya savaşından sonra dünyanın bir çok bölgesinde askeri işgaller gerçekleştiren dış politikanın ana eksenini ‘Francophone’ oluşturdu. Küreselleşme süreçinin aktörlerinden biri haline gelen Fransa’nın ‘Francophone’ politikası bugünkü sürece yeterince yanıt vermiyor. Adayların üzerinde durdukları dış politikanın önemli halkalarından biri budur.   Sarkozy’nin savunduğu Fransa’nın geleneksel ‘Francophone’ politikasından  ‘Traslatlantik ötesi’ dış politikaya geçiştir. ‘Amerikalıları Ruslardan daha çok sevdiğini’  vurgulayan Sarkozy, Fransa’nın  ABD’nin dış politikasına yakın bir çizgi izlemesi gerektiğini belirtiyor. 

ABD’ye karşı ‘alternatif’ bir politika güç olmaya çalışan Fransa’nın bu politikasını terk etmesi,  ABD’nin liderliğinde ikincil ‘yeni’ bir politik güç olmayı kabul etmesi anlamına gelecektir. Böylece,  yeniden oluşturulmaya çalışılan uluslararası dengelerde, Traslatlantik ötesi’ politika ekseninde ABD’nin dünya kapitalist sistemin liderliği fiilen kabul edilecek. Dış politikada önemli bir değişikliği gündeme getiren bu yönelim, Fransa’nın dünyadaki bütün ilişkilerini etkileyecektir. Kamuoyunda Sarkozy’nin Amerikancı olduğuna ilişkin yapılan eleştiriler, aynı zamanda Fransa’nın dış politikasında oluşabilecek değişikliklere dikkat çekmeye yöneliktir. Sarkozy’nin savunduğu ‘yeni’ tip politikaların, Fransa’nın uluslararası alanda daha etkin kılacağı konusunda ciddi kuşkular bulunmaktadır. Geleneksel De Gaulle’cü dış politika’nın en önemli yanı, ABD’nin dünya kapitalist liderliğini kabul etmemesidir. Bu geleneksel çizgi hala önemli oranda etkindir.  Bugünkü geleneksel politikanın Royal ve Baryou tarafından sahiplenilmesi, Sarkozy’nin zayıf yanını oluşturmaktadır. Royal ve Baryou ise, Fransa’nın AB içerisinde politik liderliğini sürdürmesini ve ABD ile politik dengeleri, ‘geleneksel çizgi’ çerçevesinde düzenlenebileceğini belirtmektedirler.

Sarkozy bu politikayı dengelemek ve ABD’ci bir çizgi savunmadığını göstermek için de, Türkiye’nin AB sürecine karşı çıktığını iç politikada gündemleştirmeye çalışmaktadır. Ancak Sarkozy’nin bu söylemleri pek inandırdıcı gelmiyor. ‘Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu’ açıklamasının sadece oy toplamaya yönelik olduğu biliniyor.  Sakrozy’nin Türkiye politikası, bu kez Le Pen ve Baryou ile örtüşmesi, çelişkinin bir başka yönünü oluşturmaktadır. Royal ise, Türkiye’ye yönelik net ifadeler kullanmaktan kaçınarak, ‘devlette süreklilik esastır’ değerlendirmesiyle  bugünkü mevcut politikayı dolaylı olarak onaylamaktadır.

Mevcut sistem partilerinin  politik stratejik yönelimleri esasen aynı olmakla birlikte, Fransa’nın  uluslararası alandaki mevcut konumlanışına ilişkin bir kısım ‘farklı’ görüşleri bulunmaktadır. Sistem partilerinin birbirinden farklı gibi gösterilen ama esasen aynı olan politik projelerinin özü; Fransa’nın orta ve uzun vadede hem AB içerisinde hem de ululararası güç ilişkilerinde stratejik bir ülke konumuna getirmektir.

______________

* Gokyuzu9@aol.com
 

 

CEVAP VER