FRANSA’DAN… DEM-OK-RASİ

Gelin bugün siyasetbilimci doktor olsaydı Türkiye’deki siyasi duruma bakıp nasıl bir teşhis koyabilirdi diye düşünelim. Büyük olasılıkla şunu söylerdi : « Siyasi demokrasiniz tekliyor. Toplumsal demokrasiniz istop etmiş. » Yapma yahu ? Evet evet aynen böyle. Eee peki o zaman siyasi demokrasi nedir ? Toplumsal demokrasi ne ola ? Önce bu iki terimi tanımlamaya çalışalım :
 Siyasal demokrasi, somut açıdan, yani uygulamasında, öncelikle yöneticileri özgür ve açık seçimlerle saptanan rejime tekabül ediyor.
 Siyasetbilmi açısından bu gerekli ve yeterli koşuldur.
 Ancak siyasal demokrasinin gerçekleştirilmesi, yaşama geçirilebilmesi için gerekli gereksinmelere, gerekli kurallara özellikle ve iyice dikkat edilmelidir. Yani yöneticilerin özgür ve açık seçimle saptanmasından sonra uygulamada yapılması beklenen, varolması arzulanan ve hatta onlar olmazsa siyasi demokrasiden asla söz edilemeyecek, başka  şeyler, başka ihtiyaçlar, başka istekler, başka kurallar vardır.
 Siyasal demokrasinin « Ben burdayım ! » diyebilmesi için önce kamusal özgürlüklerin var olması zaruridir : Yani basın ve yayın, örgütlenmek ve isteklerini gösteri ve yürüyüşlerle dile getirmek,  toplantı, inanç ve benzeri özgürlüklerin tanınmış ve var olması ve uygulamalarına saygılı davranılması şarttır. Uygulamalarına saygılı dayranılması gerçekten  zorunludur. Yani tanınan haklar birer süs olarak kalmamalı, uygulanmalı ve uygulanmaları güvence altına alınmalıdır. Ancak böylece seçmenlerin, yurttaşların, yönetilenlerin tercihinin kalıcı olması sağlanabilir. Yani belli ölçütlere göre ve belli vaatlerin gerçekleştirilmesi umuduyla  tercihini yapan seçmenlerin, ve dolayısıyla yönetilenlerin, oylarını kullanmalarına yol açan  vaatlerin gerçekleştirilmesi şubatın otuzuna bırakılmamış olur. Seçmenler, vatandaşlar, yönetilenler « bekçilik görevlerini »  ancak bu hakların kullanılması sayesinde yerine getirebilirler. Ve « bekçilik görevi » sürgitmelidir. Sürgidiyor olmalıdır.
 Seçilenler neleri gerçekleştimek üzere seçildiklerini asla unutmamalıdırlar. Ve hele işbaşına geldiklerinde varolan özgürlükleri ve yönetilenlerden yana hakları sınırlamaya çalışmamalıdırlar, ve hele hele ortadan kaldırmayı denememelidirler. Bu, bir yerde seçilenlerin, yönetenlerin, seçmenleriyle, yönetilenlerle  yaptıkları siyasi anlaşmanın, siyasal sözleşmenin gereğidir . Bu bir siyasi ahlak ve hatta sadece ahlak meselesidir.
 Unutulmamasında yarar  var : Seçmenler,  seçtiklerini niçin seçtiklerini asla unutmazlar. Oy  verenler oylarını kime ve neden  verdiklerini asla kulak arkası etmezler. Ve oy verirken neden seçtiklerini bildikleri yöneticilerin, yetkililerin  seçilmelerinden sonra iktidarda veya muhalefette, ama bilhassa iktidarda kaldıkları süre içinde neler yaptıklarının, yapmadıklarının ve  yapamadıklarının çetelesini çok iyi tutarlar ve bunun hesabını sormasını da bilirler. Hiç bir siyasinin, hiç bir yöneticinin seçmenini, yönettiğini küçük görme lüksü yoktur. Olamaz. Olmamalıdır. Çünkü her yeni seçim de bunun bilançosu çıkarılır.  İktidar sahibi hiç  kimse vatandaşın hafızasını peynir ekmekle veya nohutlu  bulgurla yiyebileceğine inanmamalıdır. Burada sözünü ettiğim sadece bir kişinin hafızası değil vatandaşın « ortak hafızası »dır. Yani biri unutabilir belki ama ortak hafıza unutmaz.
 Vaatlerin gerçekleştirilmesi için « bekçilik » görevi yapmasını bilen seçmenler, yönetilenler, vatandaşlar,  bu iş  için eylem yapabilenler  ise o vaatlerin gerçekleştirilmesini ısrarla isterler. Ve gerçekleştirilmeyen  vaatlerin hesabını seçim kampanyası sırasında sorarlar ve seçim sandığında « notlarını » verirler .
 Seçim sandıkları seçmenler tarafından bilhasssa bu iş için kullanılırlar : Seçilmişlerin kimi sınıfta kalır. Kimi bütünlemeye kalır. Kimi sınıfını geçer. Ama önemli ve unutulmaması gereken nokta şudur : Not verenler seçmenlerdir. Yönetenleri seçmenler belirlerler. Yöneticileri seçenler yurttaşlardır.
 Bu, bu kadar  basit gibi geliyor ama her yurttaşın da gerçek birer yurttaş olarak seçimini sorumlu bir olgunlukla yapması bekleniyor. Hatta böylesi ilkelerle seçim yapması zorunludur. Bir paket makarnaya, bir kilo pirince oy verilmez. Verilmemelidir.  Oy kullanılır. Oy satılmaz.  Oy namustur çünkü. Oy namustur evet unutulmasın sakın.
 Siyasi demokrasinin olmazsa olmazlarından biri de muhalif partilerin ve muhalif kişilerin varlığıdır. Muhalefet olmazsa siyasi demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Bu aynı zamanda muhalefet yapanlar üzerinde baskı ve eziyet olmaması anlamına gelir. Muhalefet yapanların susturulmasına yönelik polisiye yöntemlerin uygulanmaması anlamına gelir. Ve tam aksine muhalif partilere ve muhalif kişilere özel bir özen gösterilmesini, sayğıda kusur edilmemesini gerekli kılar.
 Seçim zamanı geldiğinde iktidar partilerine iktidarda oldukları için hiç bir özel avantaj, hiç bir özel kolaylık sağlanmaması zorunludur. Onların muhalefet partileriyle eşit eşite seçime girmeleri gerekir.  Devlet olanaklarından özel biçimde yararlanmamaları, devlet olanaklarını kendi partilerinin çıkarları için kullanmamaları gereklidir. Seçime rakipleriyle en  mükemmel eşitlik kurallarına uyarak girmelidirler.
 Bir toplumdaki, bir ülkedeki, bir devletteki her sorunu siyasi demokrasiyle çözmek maalesef mümkün değildir. Burada tanımlamaya ve kimi ilkelerini açıklamaya çalıştığım siyasi demokrasiye ekmek, su ve hava/oksijen kadar ihtiyacımız olduğu açıktır. Ama daha fazlasına da gereksinme duyulduğu yaşanılanlardan çıkarsanabilir. İşte o zaman yardıma çağıracağımız toplumsal demokrasidir :
 Toplumsal demokrasi, siyasi demokrasiden başka bir alanda, başka bir düzeyde değerlendirilmelidir. Toplumsal demokrasinin amacı bütün yurttaşlar arasında eşitliği sağlamaktır.
 Toplumsal demokrasi için belirleyici olan kimi yurttaşın ekonomik nedenlerle başka yurttaşların emri altında köle olarak çalıştırılmasına son vermektir.   İnsanın insan tarafından sömürülmesine nokta koymaktır. 
 Anatole France bir yerde şunları yazıyor : « Yaşam için gerekli şeyleri üretenler onlardan yoksundurlar, oysa onları üretmeyenlerin evinde ise yaşam için gerekli olan şeylerden fazlasıyla vardır. » İşte toplumsal demokrasinin hedefi burada en açık biçimiyle taşvir edilen bu duruma son verilmesidir. Böylesi bir toplumsal yapının ortadan kaldırılmasıdır. Üretenlerin de evlerinde « yaşam için gerekli olanlardan » yeterli miktarda bulunmasını sağlamaktır :
 Herkes için yeterli oranda yaşamsal şeyler. Bunun içinde sadece ekmek ve peynir, makarna ve pirinç değil, kültür de var, gezip görmek te var. Toplumsal güvence de.  Başını koyabilecek, eşine  ve çocuklarına güvenli yaşam ve yaratma koşullarını yaratabilicek bir eve sahip olmak ta var. Çocuklarını okutmak, onlara güvenilir bir gelecek hazırlamak ta var. Varoğluvar.
 Yani eşitsizliğin belini  mindere yapıştırmak, insanları tam anlamıyla eşit ve özgür kılmak var.
 Ayrıca kapitalistik türde üretim biçimleri yerine yeni tür üretim teknikleri koymak ta var : Bilmem yazmalı mı ? Kooperatifler kurmak. Şu anda varolan berber, terzi, bakkal… dükkanlarına asla dokunmamak var, ihtiyacı olana yardım mümkün elbette.  Olmayan yerlerde, ihtiyaç duyulan mekanlarda, istek varsa ortak berber dükkanı açılabilir. Ortak lokantalar işletilebilir. İstek varsa ortak atölyeler ve ortak fabrikalar çalıştırılabilir. Evlerin ve yolların, caddelerin  ve meydanların imece yöntemiyle yapımı mümkün :  Hep beraber ve hep birlikte, kadın erkek ve çoluk çocuklarımızla. Birlikte üretmek birlikte tüketmek. Birlikte yaratmak birlikte yaşamak için.
 İşte böylece toplumsal demokrasi ile siyasi demokrasi birbirine eklenecek, birbirini tamamlayacak ve belki işte o zaman gerçek demokrasi sağlanmış olacak.
 Evet çünkü « SİYASAL DEMOKRASİ »nin olmazsa olmazı « TOPLUMSAL DEMOKRASİ »dir. Bu ikisinin toplamından elde edilene  de gerçek demokrasi adını takabiliriz..
 Böylece her yurttaşa yasaların, tüzel düzenlemelerin her türünün, olanakların sınırlarını zorlayan ölçüde özgürlük ve mümkünü yakalamaya ant içmiş tam eşitlik sağlanabilir.
 Ancak böyle sağlanabilir. Yoksa yaşaması için gerekli, geçinmesi için zorunlu olanaklardan yoksun bir yurttaş özgürlükleri ne yapsın ? Bugün « en büyük demokrasi » diye satılan/sunulan Amerika Birleşik Devletler’inde veya « İnsan Haklarının beşiği » diye kendi kendine gelin güvey olan Fransa Cumhuriyeti’nde yersiz yurtsuz bir yurttaş hangi özgürlüğünü kullanabilir ? Hastaneye yatmak özgürlüğünü bile kullanamıyor bakar mısınız lütfen ! Örneğin ABD’de bugün elli milyon yurttaşın, evet evet yurttaşın, yani ABD’de yaşayan  ve « kağıtsız » olanları bu hesabın dışında tutuyorum, sağlık güvencesi bulunmuyor. Yeni Başkan Obama o nedenle dış ilişkileri yardımcısına ve bakanlarına bıraktı, iç meseleri bizzat yüklendi :  Yoksa yakında, pek yakında, ABD diye bir şey kalmayabilir. Evet kalmayabilir. Çünkü toplumsal meselelerin daha da birikmesine göz yumulursa son derece ciddi patlamalar olabilir.  Fransa’da son bir yılda ve resmi rakamlara göre, 350 kadar yersiz yurtsuz sokakta öldü. Evet sokakta öldüler. Ölüm yakalarına yapıştı ve gıklarını çıkaramadan öldüler : Soğuktan veya sıcaktan, ama bilhassa açlıktan, yoksulluktan, sevgisizlikten  ve yalnızlıktan. Hangi özgürlükten söz ediyorsunuz ? Duyamıyorum ! Fransa’da hayat  pahalılığının alıp başını gitmesi, çalıştıkları halde bile emekçilerin yoksul kalmaları sonucu gösteri ve  yürüyüşler, grevler  ve işyeri işgalli eylemler birbirini izliyor. İşte Antilles’de bir aydan fazla süren « genel grev », gösteri  ve yürüyüşler dizisi. Kimi toplumbilimci ve siyasetbilimci « Sarkozy sokak tarafından silinip süpürülecek » diyor. Burada da iş çok  ciddi.
 Siyasi demokrasi sayesinde iktidara gelenler « Biz seçimle geldik, ne istersek onu yaparız ! » diyemezler : Önce yurttaşların sağlık, geçim ve yaşamak özgürlüklerini ve haklarını sağlamaları gerekiyor.
 İşte bunun için siyasi demokrasinin toplumsal demokrasi ile  perçinlenmesi gerekiyor.
 Bize de bugün bu lazım işte.
 Ne eksik ne fazla : Gerçek demokrasi : Yani siyasi demokrasi artı toplumsal demokrasi.
 Aşağısı kurtarmadı. Kurtarmaz. Kurtaramaz. Kurtaramadı.
 Bilmem anlatabiliyor muyum ?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

17 + 11 =