FRANSA'DAN… Ece Ayhan ile…

Ece Ayhan’ı okumak zordur. Hadi okuduk diyelim,  anlamak ta zorlanabiliriz bu kez. Filozof, tarihçi, toplumbilimci ve ek olarak şairdir. Ama en güzeli Ece’yi okumak  ve şiirinin tadına varmaktır. Ve işte mesele de burada zaten : Tadına varılınca şiiri şiir olmaktan çıkıyor bir içim su oluyor. Bizzat O’nun deyişiyle çünkü « Gramafon kağıdı gibi açılır » şiiri…

Ece Ayhan Türkiye’nin en gizemli ve en önemli şairlerinden biridir. Kendine özgüdür. Bir benzeri henüz yok. Çıkmadı. Ama bu çıkmayacak anlamına hiç gelmez. Hele « Eceistan » nam şiir, felsefe, tarih  ve toplumbilim dünyalarında.

Ece Ayhan Çağlar layık olduğu ölçüde/derecede tanınıyor  mu ? Sanmıyorum. Belki son zamanlarda, 1980 öncesine oranla, biraz daha tanınsa bile. Bu elbette Ece Ayhan’ın meselesi değil. Bizim meselemiz.

 Ece Ayhan’la bir yaz  dinlencesinde tanıştık. 1982 yazında. Haziran  mı yoksa  temmuz mu ? Bodrum’un, bilirsiniz, o küçük  ve şirin, o şirin ve sakin ( o günlerde)  Gümüşlük  isimli ayaklarını Akdeniz’de, yoksa Ege mi demeli, yıkayan ve  güneşinde yüzünü kurulayan  küçümen köyünde. Nasıl tanıştık ? Ayrıntısını şimdi anımsayamıyorum. Ama tanıştık işte, iki çay bardağı, iki kadeh, iki dize arasında ve bir şiir içinde. Bir akşam üzeriydi. Bundan eminim.

Bu geçikmiş bir tanışıklıktı elbette. Ama tam zamanında da sayılabilirdi icabında. Ne de olsa ikimiz de Mekteb-i Mülkiye-yi Şahane’den değil miydik ? Lafın gelişi işte. Çünkü Mülkiye’nin nemenem bir « mektep » olduğunu bizlerden çokkkk önce Ece Ayhan ve « arkadaşları » ortaya çıkarıvermişlerdi. Çokkkktan beri. Kaymakamlık (Ece bizzat kaymakamlık yaptı, işin püf noktalarını icraattan bilir, ayrıntılar burada önemsizdir. Ama bu işi fazla uzatmadı), valilik (Ece saklasın ! Ece’yi saklasın !!), maliye müfettişliği ve maliye memurlukları ve içişleri bakanlığı teşkilatındaki değişik kademelerdeki küçük ve büyük memurluklar, yani teşkilat içinde polislik, komiserlik,  emniyet müdürlüğü veya daha « mektepten » itibaren « devlet ajanlığı » (sıkı ve sahici devrimcileri/ilericileri, kravat takmayanları, saçlarını uzatanları, favorilerini kesmeyenleri, sakal bırakanları ve « kızlarla çıkanları » kim « amirlerine » iletecek ha ? Soru-yorum işte ! Verin bakalım yanıtlarını ! Haydi kolaysa verin yanıtlarını  şimdi. Mehmet  sen de konuş evladım. Haydi konuş !) ve daha neler de neler memurluklarını, her türlü « mülki amirlikleri » tek tek her birini ve tümünü elleriyle ve kimi kez ayaklarıyla tepip özgürlüklerini seçenler yani : Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Cemal Süreya. Evet bu üç Mülkiyeli ve üç şair işin « farkındaydılar ». Nitekim Cemal Süreya emekli olduktan ve memurluk havasından artık iyice  kurtulduktan sonra bir makalesinde Mülkiye’nin bu düzende ne anlama geldiği konusunda « Üç kişi bunun farkındaydı » diye not düşer.  Ve her biri « zaten imkan bulur bulmaz » hemen uzaklaştı Mülkiye’den. Mülkiye’deki iyi dostlarını, iyi öğretim üyelerini de unutmadan asla. Onlar,  yani biraz önce adlarını andığım « üçlü » çünkü « farkındaydılar ». Yineliyorum.

Boşuna Ece Ayhan « Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük » demez. Ve sonra ekler : « Ben haklılığın inadını taşıyorum. » Taşı-yorum ! Evet dostlar, bu taş değildir, sıkı ve sahici bir sözdür. İsterseniz taş ta olabilir : Kaldırım taşı gibi örneğin…

Ece Ayhan 1980’lerin başında Bodrum ve Gümüşlük arasında mekik dokuyordu. Yollara sözçükler döküyordu. Saçıyordu dört bir yanına şiirlerini. Kolay değil şiir yazmak Ece’de. Sözlerini damıtıyor, güneşe seriyor , kuruluyor ve sonra örüyordu tek tek…

Kışları Bodrum. Yazları Gümüşlük. İkisi arasında ne var ?: Birkaç kilometrecik. Ali Rıza’nın dolmuşu nasıl dolardı : Ece ile. Ece’nin sözleriyle, şiiriyle. Hepsi içinde.

Yazları Gümüşlük’te evet. Ve Ece’nin sayesinde ayın şavkı denize vurup gümüşe çevirirken ortalığı, biz denizden aya ve yıldızlara doğru yükselen gümüş yoldan ilerleyebiliyorduk. Altından köprüler geçiyor. Lavanta kokularından dağları aşıyor ve bir türlü kendi kendimizi bulamıyorduk. Biz neredeydik ? Sorularımızı soruyorduk ama cevap alamıyorduk. Zor zamanlarda yolculuklar  da zordur. Zaman nerede ? Varlık ne oldu ? Bir « Hiç » mi ? Bir « Bütün » mü ? Bir an  veya başka bir an Ali Rıza’nın « mekanına » varıp kızıl  çaylar, demli, tavşan kanı (tavşanlar kaçışırdı Tavşan Adası’ndan : Hemen karşımızda !), eşliğinde veya rakılı bir sofrada, artık anına ve durumuna bağlı bunlar, sohbete otururduk. Söz-leşirdik. Koyulaştırırdık. Şair Lale Müldür hep sessiz ama dikkatli ve cana yakın. Vaktini bilir ve açtı mı ağzını susardı herkes. Derya deniz bu kardeşlerim. Ne çok yapmak istediği vardı Lale’nin. Ne çok. Kardeşi Ugur ve arkadaşlarıyla. Ali Nesin de mi oradaydı ? Fizik. Kimya. Aritmetik. Çarpı. Artı. Topla ama asla bölme ve çıkarma ! Bu sohbetlerde kahkahaların en canlısını Akdeniz’de sabah horozları öterken duymak olasıydı.  Tavşan Adası’nda tavşanlar yine ve hep kaçarlardı. Dünyanın en korkak ve en hafızası silinmiş varlıkları da bunlar olmalı. Bir de güvercinler mutlaka. Ama ne iyi ki o saatte güvercinler takla atmıyorlardı henüz (!) Pes !

 Geriye kalan ve o saatte hala uyanık olan varlıklar (u)mutluydular. Şiir ve şakalarla. Aniden portakal ve limon kokuları sarardı ortalığı. Güneşin doğuşu Doğu’dandır. Bu kaçınılmaz. Tamam ama, yüzünüz denize çevriliyken, Gümüşlük’te solunuzdaki Tepe’nin arkasından aniden sökün edince yine de şaşırırdınız. Önce sarı, sonra kıpkırmızı renkler kaplar ortalığı. Gözleriniz kamaşmaz. Çünkü bütün ışıklar ve bütün renkler tanıdıktır.  Geçmiş yıllardan gelen bir tanışıklıktır bu. Renkler ışıkları severler. Işıklar yaşamı. Ve yaşam kahkahalarımıza katılır kendinden  geçerken sabah uykusunda. Ama daha önce pencereden denizin git-gellerini gel-gitlerini seyretmek te şart : İşte tam o anda Tavşan A-d-a-sı tam pencerenize çıkar, tavşanlar adayı alttan ve üstten ama bilhassa alttan paramparça ederken…

Bu minik Ada’ya yürüyerek gidebilirsiniz. Bir-iki-üç adımda. Ama orada  yürürken tavşanları ezmemek lazım yine de, korkaklara açımak da mümkün : Tavşan kaynar  her kayanın, her bitkinin, her ağaççığın dibinde çünkü…

O günlerde Ece Ayhan Yort Savul’u hazırlıyordu. Biz Ece’yi dinliyorduk. Bizimle birlikte güneş, gece ve tavşanlar da…

Ece’yi dinleyen  tavşanlar bile yürüyüşe hazırlanıyorlardı sabah ezanlarında. Kahvaltıda vazgeçiyorlar, öğlen olmadan « in »lerine in-iyorlardı inim inim inleyerek : Korkaklar  çünkü gösteri ve yürüyüşe katıl(a)mazlar…

Zaman akıp geçiyordu. Ama bizden habersiz. Biz de ondan habersiz..

Sonra ayrılık saati bizim için çaldı. Ve biz ayrıldık. Her dinlencenin güneş batışı farklı oluyor. Gümüşlük’ten Bodrum’a, oradan Ankara’ya  geldim. Sonra oradan da ayrıldım. Paris’e geldim. Ve kaldım. Ece ile mektuplaşmaya başladık. Ve bu bir süre sürdü….

« Kardeşim Şehmus » diye başlayan 6 Ekim 1982 tarihli mektubunda Ece Ayhan şunları yazıyor : « 4 Ekim pazartesinden (Önce « paratesinden » yazıvermiş. Sonra çizmiş ve pazartesi yapmış. MŞG) bu yana biz burada üç-beş kişi kaldık. Herkes gittti, dinlence bitmişti, bayram da. Ama ‘sarı-yaz’ (Böyle yazan Ece’dir. MŞG) sürüyor, hemen hemen her gün denize giriyoruz yine (Yanılmıyorsam Lale Müldür ve birkaç dost daha Ece ile birlikte tatilin tadını bir zaman daha  sürdürdüler. MŞG), pek rüzgar da yok. Kısacası iyi bir ortadmdayız. 

Çalışmaya başladım. ‘Yalnız Kardeşçe’ adı altında bir düz yazılar (Önce « düyazlar » yazmış. MŞG) konuşmalar. (Bu yıl beş-altı konuşma çıkmıştı çeşitli yerlerde, bunları derledim, şimdi biraz açıyorum, o da Adam da çıkar.) Yine (  (havada asılı bir nesnellik yoktur ama) nesnel bakışlarlı (Aynen. MŞG) olacaktır olabildiğince. Bir insan toplumunda yaşamıyoruz tüyler ürpetici gerçeği yazık ki gerçektir. Bu toplumu herhangi birkaç açıdan eleştirmek te değildir bu : Karamsarlık, ruhsarlık filan da hiç yok bu işte.

Yeni çıkan kitabım ‘Çok Eski Adıyladır »ı sana (yani bana. MŞG) gönderemiyorum, çünkü hepsini burada dağıttım arkadaşlara. ( …)

En yalın anlamda kendi kanatlarımla uçmak istiyorum. (…)

Sen dış görünüşe bakma, gerçek anlamıyla Gümüşlük’e tutunmak istiyorum., yazmaya tutunmak istiyorum. Dize biçiminde şiirlere de başladım yavaş yavaş. Günlük de tutuyorum, Mart’ta (Aynen. MŞG) bir defter almıştım. İyice de okuyorum. Bir yere de kıpırdamayacağım buradan. (…)

Ankara her anlamda karmakarışıkmış. Ünsal Oskay’a, Ümit Hassan’a benim selamlarımı söylersin, Sina Akşin’e ve Mete Tuncay’a da…(Onlardan yayarlanıyorum bugünlerde). Bana sen Ümit Hassan’ın kitabı ile Kazgan’ı gönderecektin, bulabilirsen doğallıkla.
 
Hoşçakal Şehmus, selamlar sevgiler sana. »

İşte böyle : Ece Ayhan o günlerde yaptıklarını, okuduklarını ve hemen gelecekteki yayınlarını aktarıyor : Kendine has uslubuyla.

Ece’nin sözünü ettiği Yalnız Kardeşçe Adam Yayınlarından değil, Eskişehir’de o sırada kitap çıkarmak gibi son derece cesur  ve sevimli bir işe girişen Evrin Sanat Galerisi Yayınlarınca okuyuculara sunuldu. 1985’te…

Yort Savul ‘a gelince, bu şirin şiir kitabı 1982’de Adam Yayınları tarafından çıkarıldı. İkinci baskısıydı kitabın. Ve Ece Ayhan’ın daha önce yayınlanmış şu dört yapıtını kapsıyor :
Kınar Hanımın Denizleri (1959)
Bakışsız Bir Kedi Kara (1965)
Ortadoksluklar (1968)
Devlet ve Tabiat ( 1975).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one + 8 =