FRANSA’DAN… Elias ile

FRANSA’DAN… Elias ile

0
PAYLAŞ

Evet Parisli dostlarımdan biridir Elias Petropulos. Adı Elias ama İlyas ta olabilirdi. Böylesi bir Anadolu hayranı bulmak çok zordur da o nedenle.

Nasıl tanıştığımızı şimdi hiç mi hiç hatırlamıyorum. Belki Abidin Dino tanıştırdı. Belki başka bir dost. Bilemiyorum. Ama bizzat Elias’ın “büyük bir yol kavşağıdır’ diye tanımladığı Paris’te yollarımızın kesişmemesi mümkün değildi.

Ve Elias’la kaç  kez biraya geldiysek uzun sohbetler yaptık. Tatlı şeyler anlattı. Ben de tatlı tatlı dinledim. Bunlardan birini, kaydettikten sonra çözdüm ve Söyleşiler : Vir-Gül-Üne Dokunmadan başlıklı kitabımda ( Kaldıraç Yayınevi, İstanbul, 2008 ) yayınladım. O söyleşinin bir parçasını buraya almak istiyorum : Hem Elias’ı anmak için hem de okuyuculara Elias tarzını, özgür düşünceye sahip bir aydının, dünyalı tarafından bir akıllının uslubunu, birkaç saptamasını aktarmak ve  tanıtmak umuduyla :

– Sayın Elias Petropulos, 20 yıla yakın bir süredir Paris’te yaşıyorsu¬nuz. İlginç gözlemleriniz olduğunu sanıyorum. Fransa ve Fransızlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
– Paris’te yaşıyorum, çünkü Pa¬ris büyük bir yol kavşağıdır. Paris’¬te Fransızcayı ya da Fransızları çok sevdiğim için kalmadığımı özellikle belirtmeliyim. Hatta doğrusunu isterseniz Fransızlardan nefret ediyorum. En¬telektüel liberalizmlerinden de tiksiniyorum. Bana sorarsanız, Fran¬sız düşüncesi 30 yıldır ölü durum¬da. Başka birçok uygarlığın hayra¬nıyım. Örneğin Alman uygarlığı… 1983-84 yıllarında Berlin’de yaşadım ; orası bugün gerçekten özlem duydu¬ğum tek kent. Yine de, herşeyden önce İtalyanları beğeniyorum. Gü¬nümüzün en uygar ulusunun İtalyanlar olduğunu düşünüyorum.

– Fransız düşüncesinin öldüğü kanısına neden ve  nereden varıyorsunuz?
– Örneğin son 30 yılda doğru dürüst yeni bir şair bile çıkaramadılar. Hele Fransız sinemasından hiç söz etmeyelim. Tamamen yok olmuştur. Bugünkü Fransız sinema¬sı bombok, beş para etmeyen bir sinemadır. Fransa’da Sovyet sinema¬sını çok beğeniyorum. Dünyanın en iyi sineması Sovyet sinemasıdır.

-1944’te 16 yaşındaydınız ve ülkenizde nazilere karşı direniş hareketine katıldınız..
Evet, 1. ve 2. direniş hareketleri¬ne katıldım. Geçen yıla kadar dire¬nişe katıldığımdan hiç söz etmemiş¬tim. En yakın arkadaşlarım bile ya¬şamının bu dönemini bilmiyorlar¬dı. 1. direniş Almanlara, nazilere karşı düzenlenendir. Öldürücü, çok zor bir hareketti. En küçük hata ölümle sonuçlanabiliyordu. Çok can kaybettik. 1947-49 arasındaki 2. direniş, yani bizim iç savaşımız, ise ilkinden çok daha acımasız, çok da¬ha sert ve öldürücü oldu. Faşist Yu¬nanlılar ve Yunan ordusu, naziler¬den, Alman ordusundan, hatta ss’lerden çok daha korkunç ve acı¬masızdılar. Nitekim bu direnişte da¬ha fazla kayıp verdik. 

– Neden Yunanlılar birbirlerine karşı daha insafsız davrandılar?
  – Çünkü bu olay, önce İngiliz li¬beralizminin karşı saldırısının bir parçasıydı. Sonra Truman doktrini ile ABD devreye girdi. Amaç, solu, direniş hareketini yok etmek, solcu¬ları ve direnişçileri ortadan kaldırmaktı. Hepimizi tek tek öldürmek istiyorlardı. Yunanistan’da solun kökünü kazımak istiyorlardı. Zor bir dönemdi. Acılıydı.

– Biraz önce en çok sevdiğiniz kentin Berlin olduğunu söylediniz. Berlin’de Türklerle, Türkiyelilerle karşılaşıp, tanıştığınızı biliyorum.
 – Evet. 1983-84 yıllarında Berlin’de Kreuzberg’te yaşadım. Sanatçılar Vakfı gibi bir kurumun konuğu oldum. Çok rahattım. 40 km x 50 km boyutunda, Paris’ten çok daha yaygın ve geniş olan Berlin’in bu alabildiğine büyük ve çok ünlü mahallesi Türklerin, her görüşten ihtilalcilerin (Petropulos “gauchistes” diyor.Bu sözcüğü Türkçeye “aşırı solcular” veya “ihtilalciler” biçiminde çevirmek olası. Ben ikincisini tercih ediyorum. MŞG), artistlerin, punkların, yani her türlü marjinalin yaşadığı, inanılmaz havası, inanılmaz derecede renkliliği olan bir yer. Çok ilginç ve çok güzel bir yer. 

 – Bugünlerde Paris’te Berlin deyince akla Wim Wenders’in son filmi Der Himmer Über Berlin geliyor. Bu filmi gördünüz mü?
– Hayır, hayır. Bu herifi hiç sev¬mem ve büyük bir sinemacı olarak kabul etmiyorum. Ondan  önce, kamuoyunca pek tanınmayan Ale¬xandre Klunge gibi gerçekten çok büyük Alman sinema ustaları var. Kanımca en büyük Alman sinema¬cısı Klunge’dir. Wenders yüzde yüz tüccar. Amerikalılara satılmış, çok iyi “public relations” (halkla iliş¬kiler) içinde, her yerde tanıdığı olan inanılmaz ölçüde cambaz bir sine¬macı. Ama asla büyük sinemacı de¬ğil. 16-17 yaşındaki kızların belki hoşuna gidebilir ama, bana hiçbir şey vermiyor. Oysa Alexandre Klunge gerçekten büyük sinemacı ama, tanınmıyor. Doğal. Çünkü burjuvazi özgür düşünceleri sevmi¬yor ve engelliyor. Oysa Wenders ka¬pitalistlerin parasıyla çalışmakta.

– Neden Fransız sineması öldü diyorsunuz?
– Fransız sineması diye bir şey yaşamıyor da ondan. 30 yıldır zevkle izlenebilecek bir Fransız filmi bulamadım. Biliyorsanız, siz üç film ismi verin.
– Şu anda örnek ve isim vermem biraz zor. Ben de Fransız sinemasının şu anki konumunu pek sevmiyorum. Fransız sineması son yıllarda çok geveze bir sinema oldu. Film yerine roman çekiliyor. Çok konuşulan, sinema dilinden uzak ürünler. ABD filmlerinin bastırmasının da etkisiyle. Ama yine de sizin Fransız sinemasının ölüm nedenlerini belirtmenizi rica ediyorum.

 – Bakınız şu son haftalarda Paris’te birçok kaliteli İtalyan ve Polonya filmleri gösteriliyor. Ama Fransız  basınında bunlara ilişkin dişe dokunur bir şey yayımlanmıyor. Fransız ba¬sını dünyanın en aptal, en milliyet¬çi hatta en faşist basınıdır. En başta Le Monde gazetesi. Dünyanın en sağcı gazetesidir. Daha da komiği, Le Monde’un kendisine dünyanın en büyük gazetesi havasını vermeye çabalamasıdır. Oy¬sa en büyük basın Alman basını. Büyük basın ve en büyük gazeteci¬lik “okulu” İngiliz basını ve gazeteciliği. Zaten dünyada gazeteci¬liği kuranlar da İngilizlerdir. Al¬manya ve İtalya’da da kökeni geç¬mişe uzanan ciddi, yetkin bir gazetecilik geleneği ve “okulu” vardır. Fransa’da böyle bir şey yok. Bu ül¬kede gazetecilik laf ebeliğinden baş¬ka bir şey degil. Örneğin Liberati¬on’u ele alalım. Kurulduğu yıllarda (1970’li yılların başları. MŞG) ihtilalci (Petropulos “gauchiste” sözcüğünü kullanıyor.MŞG) bir gazete iken daha sonra Paris ve Lyon kapitalistlerince, patronların¬ca satın alındı ve patron gazetesine dönüştü. Bugün ABD gizli servisleri¬nin emirlerine göre yayın yapıyor. Dahası, her gün binlerce baskı ku¬suru, dil ve dilbilgisi yanlışı ile do¬lu berbat bir gazete. Liberation “okuma-yazması olmayan” gazete¬cilerin gazetesidir.Zaten artık almı¬yorum. Büyük gazete, örneğin Almanya’nın Die Zeit’ıdır. Brüksel’¬in Le Soir’ı da daha ciddidir. Hollanda basını, Londra’da The Times, Milano basını vb. anılmaya değer.¬ Liberation,Roma’da yayımlanan Republica’nın çok kötü bir kopya¬sı. Sadece o mu, Fransa’daki küçük boy basının tamamı, geçenlerde ya¬yımına son veren Le Matin, Le Qu¬otidien de Paris ve diğerleri de Republica’nın çok kötü örnekleridir. Le Monde kendine bir snop havası vermek istiyor, ama tutturamıyor. Çünkü Fransızların snop olma yeteneği yok. Snop olmaya hakları da yok. Fransa inanılmaz bir çöküntünün, gerilemenin öncül yıllarının içinde şu sıralar. Le Monde’da da her gün binlerce hata yapılıyor. Hatalarını yüzlerine vuran bir mektup gönderseniz, asla yayınlamazlar, kaybolur gider.
Fransa basınının bu içler acısı kötü durumu nedeniyle Le Canard Enchainé gibi bir gazete var. Bu çok mucizevi bir gazete değil. Bir kligin, yobaz bir tarikatın gazetesidir. Fransa basınında diğer gazetelerin bıraktığı boşluk sayesinde yaşayabiliyor.

– Le Canard Enchainé’ye, “büyük basın”ın ele almak istemediği borsa skandallarını ve siyasetcilerin yolsuzluklarını ve rüşvet olaylarını araştıran bir gazete olması nedeniyle Fransa basının “baş belası” diyebilir miyiz?
– Evet, elbette. İtalya veya Almanya’da Le Canard Enchainé gibi bir gazete yok. Çünkü bu ülkelerde “büyük basın” çok iyi ve gerçek gazetecilik yapıyor. Bu ülkelerde basın görevini hakkıyla yerine getiriyor. Bugün örneğin Berlin basını çok ciddi siyasi ve edebi eleştirileriyle burjuvaziyi sarsıyor.
 Bu sohbetimizi 10 Şubat 1989’da yaptık. O günden bugüne söylediklerinin doğruluğu hala ortada. O nedenle Elias sadece iyi bir yazar  ve  kaliteli bir şair değil  aynı zamanda önemli bir düşünürdü de.
 Bu kitapta birçok dost, arkadaş, tanıdık yazar, şair ve sanatçı ile yaptığım diğer söyleşiler de ilginizi çekecektir sanıyorum. Tiyatro oyuncusu ve yönetmeni Luiz Menase veya daha çok tanınan ismiyle Lulu ile Türkiye’nin en iyi yazarlarından ama değişik nedenler sonucu henüz yeterince tanınmayan ve okunmayan Sevim Burak üzerine yaptığımız söyleşi birçok açıdan önemli. Söyleşi yaptığım diğer isimler yani Ahmet Kaya, Okay Temiz, Ataol Behramoğlu, Abuzer Karakoç, İsmail Yıldırım, Ody Saban, Mehmet Koç, Nedim Gürsel, Halil Uysal ve Taner Timur’un her biri de kendi alanlarında herkesin işine yarayabilecek şeyler anlattılar.
 “Türkiye’de kitap okunmuyor”, “Kitaplarımızı yayınlatamıyoruz” diye timsah gözyaşları dökenlere bir sorum var burada : Bu yıl, 2008’in bitmesine çeyrek kala,  bu son üçyüzatmışbeş günde kaç kitap okudunuz? Ve gazeteci, yazar dostlara aynı bağlamda ikinci sorumu soruyorum : Bu yıl köşe veya çember veya diktörgen yazılarınızda hangi kitap veya kitaplardan bahsettiniz? Yanıt  verenler arasında noter huzuurunda yapılacak çekilişte kazananlara Söyleşiler : Vir –Gül-Üne Dokunmadan’dan (dandan oldu ama hiç bir kötü niyetim yoktur : umarım siz de böyle anlıyorsunuz)  birer adet hediye edeceğim. Daha şimdiden kitap tanıtımı yapan iki adet çok iyi internet sitesinin adresini veriyorum : insanokur.org, edebiyatodası.com
 Duyduk duymadık demeyin.
 Kitap(lar)ın yeni yıl hediyesi olarak sunulmasının da mümkün olduğunu unutmayın.  Saatlerinizi güneşe göre ayarlayınız, karanlıklara değil. Barıştan, eşitlikten, aşktan, adaletten, sevgiden, kardeşlikten, emekten, paylaşımdan, aydınlıktan ve özgürlükten yana, savaşsız, hotzotsuz, öfkesiz, dayaksız, dertsiz, küfürsüz, sömürüsüz yeni yıl diliyorum : Herkese. İstisnasız. Hapishanelerdekileri unutmadan : Aklıma hemen ve sanki bütün mahkumları ve tutukluları temsil edebilecek niteliklere sahip Mahmut Alınak ile Erol Zavar geliyor. Birincisi Kars’ta ikincisi Sincan’da : Onların şahsında “içeridekilerin” tümüne yeni yılda daha çok umut  ve, kimbilir belki, genel af diliyorum.  
 

BİR CEVAP BIRAK