FRANSA’DAN… Jacques öldü

Paris’in popüler bir mahallesindeyiz.
Kapalı Çarşı’nın hemen önünde.
Kapalı Çarşı’nın hemen önünde de bir bank. Sıradan bir bank. Ama yine de hemen belli oluyor : Bu bank sıradan belki ama alışılmışlardan değil. Çünkü bu bank bir  çiçek bahçesi gibi donatılmış. Yaklaşıyorum ve çiçek saksılarını sayıyorum : Küçük boy otuz tane, belki biraz daha fazla. Ayrıca dört veya beş demet çiçek, karanfil, gül ve leylak… Elli kadar mum. Minik mumlardan evet elli kadar. Naylonlara sarılıp sarmalanmış birer sayfalık ve bilgisayardan çıktıkları herhallerinden belli yazılar, notlar, şiirler. Ve iki adet fotograf. Onlar da naylonla korumaya alınmışlar, sarılıp sarmalanmışlar. Çünkü yağmur yağar, kar düşer, rüzğar eser, fırtına çıkar, belli mi olur. Alıp götürmesinler diye.

Kaç ay oluyor buraya yerleşmişti Jacques. Bu bank ve hemen önündeki otobüs durağını « mesken » tutmuştu. Sıkı ve sahici yağmur yağınca Jacques bankını terkeder ve önündeki otobüs durağına sığınırdı. Battaniyeleri, birkaç naylon torbadaki « malı mülküyle ». Evet yetmiş küsur yaşın sonunda Jacques’ın bütün varlığı şu birkaç naylon torbadakilerden ve sırtındaki giysilerle birkaç battaniyeden ibaretti. Yetmiş yıllık ömür, emek ve bu. Jacques’ın battaniye sayısı soğuklarla doğru orantılı olarak arttı. Bu kış da Paris’te pek insafsız oldu. Pek soğuk ve pek insafsız. Mahallede insanlıkla ve insanlarla dayanışma duyğularını hâlâ canlı tutanlar, kadınlar, erkekler ama bilhassa çocuklar ve gençler, neredeyse herbiri bir bataniye hediye etti Jacques’a.

En son ne zaman gördüm Jacques’ı ? 16 Ocak cuma günü yanılmıyorsam. Banka’ya girerken. Ben Banka’ya giriyordum, iki genç ve şirin ortaokullu kız çocuğu ise Jacques’a soruyorlardı : Biri :
– Bir kahve ister misiniz ? Öbürü :
– Bir de sandviç ?

Banka’dan çıktığımda gördüm, iki kız çocuğu küçük ve  ince bir tepside bir kahve ve bir sandviçle Jacques’ın yanındaydılar. Jacques’a  ve çocuklara birer selam çakıp yoluma devam ettim. Jacques mutlu(mu)ydu.

Peki ya sonra ?

19 Ocak salı sabahı kuşluk  vaktinde öldü Jacques. O  bankın üstünde yakasına yapıştı ölüm. Jacques bu, bizim mahallenin bilgesi, kavga etmedi, hır çıkarmadı. Bıraktı kendini ölümün ellerine. Bıraktı kendini usulca. Tek başına. Kimsesiz. Çaresiz. Ne ben ona selam  verebilirdim o saatte. Ne de o iki şirin çocuk ona bir  kahve ve bir sandviç sunabilirlerdi. Ne de battaniyeler soğuğu sıcağa çevirebilirdi. Jacques öldü evet. Tek başına. Kimsesiz. Çaresiz. İtiraz etmedi. Savunma hakkını bile kullanmak istemedi. « Son hakkı » olarak bir cigara rica ettiği rivayeti dolaşıyor ama sabah kuşları doğrulamaktan kaçındılar. Evet Jacques gitti : Bir bankın üstünde uyurken. Ölüm sessiz geldi. Bembeyazlarını giyinmişti ölüm. Ama kardeşlerim emin olabilirsiiz Jacques zaten buna önceden hazırlıklıydı. Kaç defa « Bu kadar yaşadım artık gitmek zamanı geldi » deyip durdu. Şaka değildi demek. Zaten şüphelenmeliydim yaşını sürekli fazla gösteriyordu. Ve iki günde iki yıl daha ekliyordu. Evet Jacques hazırlıklıydı. Bizi de hazırlıyordu.

Habere önce polisler geldiler. İlk yardımla. Baktılar. « Evet, ölmüş » dediler. Kağıtlarının bir kısmına polis el  koydu…Sonra Jacques’ı alıp götürdüler. Sabah kuşları aniden mahalleyi terkettiler. Kapalı Çarşı’nın damından iki,üç, beş… yağmur damlası düştü. Buz tuttu. Esnaf « İyi adamdı » dedi, dükkanların kapıları açıldı yeniden…Kapıların önü süpürüldü her zamanki alışkanlıkla. Tam o saatte çöpçüler geçtiler, çöpçü arabalarıyla. Jacques’tan kalanları onlar « yuttular ». Battaniyeleri, naylon tarboları gitti Jacques’ın…

Metro homurtulalarıyla güne adım atan başkentte önce ortaokul çocukları « uyandılar » mahallede bir eksiklik olduğuna. Önce o iki şirin bızdık farkettiler Jacques’ın « gittiğini ». Koşarak girdiler Kapalı Çarşı’ya : Hemen girişte soldaki çiçekçi dükkanına daldılar, kaç öro şu pensée’ler, tam mevsimidir, ikişer saksı aldılar ve bankın üstüne koydular. İlk derse biraz geç kaldılar ama olsun : Jacques’ın bıraktığı boşluk çiçeklerle doldurulmalıydı. Sonra Banka’da çalışan manken gibi şık ve nefes kesen genç kadınlar, sonra mahallenin alışverişe çıkan evkadınları ve nihayet onikiye doğru yaşlı nineler Jacques’ın bankını donattılar. Uzun saçlı, saçı sakalına karışmış oğlan Jacques’ın  geçen gün süpermarketten alışverişten dönerken çektiği fotosunu bankın sırtına astı. On veya oniki yaşındaki bir bebe birkaç gün önce, Jacques bankıyla otobüs durağı arasında dolaşırken, yukarıdan, evinin balkonundan çektiği renkli fotoyu zımbaladı. Şair olacağı söylenen öğrenci, biraz « Mecnun », şiirini getirip yapıştırdı. Ve mahalleli Jacques’ın bizzat kendisinin silmek istediği ve silinmek üzere olan geçmişinin üstündeki tozları aldı. Silkeledi. Ve geçmişi kağıtları arasından bize göz kırpmaya başladı : 

Böylece öğrendik : Jacques’ın soyadı Laurent’mış. Ulan Jacques alem adammışsın alacağın olsun. Hep sakladın soyadını. Jacques, kağıtlarına göre, Aralık 1933 doğumluymuş. Yani hesabını yapalım : Jacques Laurent (madem ki artık soyadını öğrendik artık yazabiliriz) 76 yaşındaymış. Bu 78’i veya kimi gün 82’yi nereden çıkarıyordu o zaman. Kimbilir ? Belki 2, 7 ve 8’i çok sevmesinden. Jacques kardeşim Belleville’de doğmuş, bu sevimli ve harıl harıl emekçi mahallede. Mahallenin ismine bakar mısınız lütfen : Güzelkent. Jacques’lara da bu yakışır hani. Jacques’ın çocukluğu, ilk gençliği, gençliği, ortayaşlılığı ve yaşlılığı tümü hepsi tamamı otuzikikısımtekmilibirden (yazımda hata yoktur) aynı mahallede geçmiş. Ve ilkokul diplomasını cebine koyduktan sonra Jacques babasının garajında « mécano » olarak çalışmış çalışmış çalışmış. Ve bütün hayatını ev, garaj ve hemen garajın karşısındaki cafe ve restaurant’da tüketmiş. Cafe restaurant’ın ismi de bir alem : La Boule d’Or. Altın  Bilye. Ama isterseniz bunu « Altın Kafa » olarak da çevirmek mümkün. Artık keyfiniz nasıl isterse. Ancak aklınızda bulunsun : Cafe restaurant’ın logosunda « bilye » var.

Bütün bunları ve dahasını bütün mahalleli 27 Ocak salı akşamı, iş çıkışı,Jacques’ı anma toplantısında öğrendik. Votkalarımız, sıcak şaraplarımız, viskilerimiz ve burada sayamayacağım bütün « kötü alışkanlıklarımız » bizimle, biz Jacques’laydık. Şair şirini okudu. O zaman aklıma hemen Erol Zavar’ın şu şiiri geldi ve ben de onu patlattım : Şimdi tam sırasıdır size de yazıyorum işte :

« Şimdi kış
 Ölümün vaktidir derler
Ve tecrübelerimden bilirim
 Kışın ölene söverler
Kusura bakma ölüm
 Ben arkamdan sövdürmem
 Bu randevuya asla gelmem. »

Erol gençtir ve hayatla randevusu vardır, ölümle değil. Onu çok iyi anlıyorum. Jacques’ın fakat ölümle randevusu vardı ve buna hazırlıklıydı. O nedenle ölüm karşısına çıktığında şaşırmadı hiç ve sadece şunu söyleyebildi : « Neden geçiktin bu kadar ! ». Ben bunları anlattıktan sonraydı sanıyorum, o şirin ve küçük kız çocuklarından  en haylaza benzeyeni  yazdığı bir metni okudu : Sanki Jacques. Ne zaman eşi terketti Jacques’ı? Neden bir yerde (reklamını yapmamak için ismini yazmıyorum) emekçi olduğunu öğrendiğimiz oğlu Jacques’ı ne aradı ne sordu ? Neden kirasını ödeyemez olunca evinden, ömrünü yoğurduğu evinden, çıkarıldı ? Neden bu başkent bu kadar insafsız ve insansız kaldı ? Neden ? Neden ?

Jacques şimdi Paris’te Kimsesizler Mezarlığı’nda yatıyor. Bizim aklımızda ise hep iki elinde iki torba, yarı gülen yarı ağlayan, bir ciğara içimlik sohbetlere her zaman hazır, geçmişini silmekle ugraşan, ölümün gelmesini bekleyen hınzır ve bilge, hareketsiz ama kendi dünyasında sürekli devinim içinde ve iç yolculuğunda rahatlamış,  göreceğini görmüş, ununu elemiş, eleğini asmış bir Jacques kaldı. Bir de kardeşlerim her geçen gün güzelleşen bankı. Ve o bankın önünde duran, şiirleri ve metinleri okuyan, birbirleriyle konuşan (çok ender bir hadisedir Parislilerin birbirlerine hitap etmeleri böylesine birbirini tanımadan çünkü ) genç, yaşlı ve bilhassa çok yaşlı kadınlar ve erkekler, saçı sakalına sakalı bıyığına karışmış genç « filozoflar » ve elbette haylaz çocuklar.

Benim için de böyle bir bank süslenecek olursa ölmeye hazırım. Hemen. Yalnız bir şartım daha var : Oral Çalışlar ve Melih Aşık kardeşlerim mutlaka ölümümden sonra birer yazı yazmalılar. Hele Melih. Çünkü Jacques’ın bankı birkaç yıl önceki Paris buluşmamızdaki bir öğlen yemeğimizi, bizim dilde buna « kayıntı » denir laf aramızda,  atıştırdığıımız Çin lokantasına iki adım. Lokantadan çık, sola dön ve iki adım at ve orda dur : İşte Jacques ve işte bankı. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here