FRANSA’DAN… İslamcı bir cumhurbaşkanı ve ordu (I)

FRANSA’DAN… İslamcı bir cumhurbaşkanı ve ordu (I)

0
PAYLAŞ

Cumhurbaşkanlığı seçimleri Türkiye’nin iç politik gündeminin ana konusunu oluşturuyor. Cumhurbaşkanın kimin olacağına ilişkin yürütülen tartışmanın arka planında esasen, sistemin iki kuvveti arasındaki politik rekabeti yansıtmaktadır.   Sistemin geleneksel devlet politikasının devamından yana olan Kemalist güçlerin sözcüsü  durumunda olan ordu ile sistem içerisinde önemli güç olan İslamcı güçlerin temsilcisi AKP arasındaki rekabet, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine çok net olarak ortaya çıkmış durumda.

Erdoğan’ın ya da  bir başka islamcının cumhurbaşkanı olmasının hiç bir önemi yok. Önemli olan sistem bakımından sembol olan bu kurumun başına islamcı gelenekten gelen birinin oturtulmasıdır. Böylece, İslamcı hareketin sistem içerisindeki örgütlenme sürecinin önemli bir aşaması tamamlanmış olacaktır. Erdoğan bu gerçeğin farkında olduğu için, büyük bir olasılıkla kendisi aday olmayacak ama İslamcı birini Çankaya’ya oturtacak.

Peki, politik islamcı güçlerle çatışma halinde görünen ordu, gerçekten islamcı hareketi karşı mı? Kamuoyunda sanıldığı gibi ordu hiç bir dönem, tarikatlara karşı olmadığı gibi, sistemin korunmasında stratejik ittifak güçleri oldular. Siyasal ve toplumsal mücadelenin yükseldiği, sosyalist hareketin toplumsal bir güç olduğu dönemlerde aynı cephede yer alıp ‘sol’ hareketi ezdiler ve mevcut siyasal sistemin devamı için ortak hareket ettiler.

Ordunun, darbe ile yönetimi ele geçirdiği her üç tarihsel dönem(27 Mayıs 1961- 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980) içerisinde, tarikatların toplumsal bir güç olabilmeleri için devletin  bütün olanaklar kullanıldı. Bugün tariktalar ya da İslami güçler ekonomik ve politik olarak sistemi etkiyecek bir düzeye ulaşmışlarsa, bundan askeri darbelerin son derece önemli bir etkisi ve sorumluluğu vardır.

Örneğin 12 Eylül 1980 Askeri darbecileri, İslami güçlerin, gelişmesi, kitleselleşmesi, ekonomik ve siyasal bir güç olması için  devletin bütün olanaklarını kullandılar. Turgut Özal gibi Nakşibendiler Başbakanlık yardımcılığına getirildi. Ülke ekonomisi onlara teslim edildi. Türk İslam sentezi politikasıyla da, tarikatlara örgütlenmeleri için gerekli olanakları sunuldu. Din dersleri zorunlu hale getirildi. 

Genelkurmay Başkanı başkanlığı ve    Cumhurbaşkanılığı  yapmış Cevdet Sunay, yaptığı bir konuşmada: “Bugünkü (1968-1969) —laik- okullar birer anarşi yuvası haline geldi. Bu —laik- okullardan yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilemez. On yıl sonra bunların hepsi işbaşına geçecekler. Onlara nasıl güvenebiliriz? Hem biz laik okullara karşı İmam-Hatip Okullarını “bir alternatif’ olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu-İmam Hatip- okullarda yetiştireceğiz.” 

12 Mart 1971 askeri darbesinden  sonra, Hava Kuvvetler Komutanı Org. general M. Batur ile Özel Harp Dairesi Başkanı Org. Turgut Sunalp, Erbakanı İsviçre’de ziyaret edip Erbakan’ın  Türkiye’ye dönmesi ve yeni İslamcı bir parti kurması için ikna ettiler.  Milli Selamet Partisi(MSP) de bu surecin kurdu.

1981’de Genelkurmay’ın en önemli stratejik kurumlarından biri olan ‘Askeri Tarih ve Stratejik Etüdler(ATASE)’in başkanılığı yapmış Tümgeneral Mahmut Boğuşlu, ‘”Türkiye’de Laiklik ve İrtica Üzerine Psikolojik Harekat” başlıklı bir yazısında: “… Din adamı tipinde değişikliğe gidilmeli, her türlü meslekten; hakimden, savcıdan, avukattan, lise öğretmeninden, doktordan, gemi kaptanından yeni bir tür din adamları yetiştirilmelidir…”
 Darbe lideri Kenen Evren: “Siz, bizim aleyhimize çalışmaz ve yardımcı olursanız, biz de size zorluk çıkarmayız, hatta işinizi kolaylaştırırız..” Laikliği kurtarma bahanesiyle askeri darbe yapan cunta lideri Kenan Evren; İslam Dünyası Birliği (RABITA) tarafından,  cami imamlarının aylıklarının ödenmesine onay  verdi.  

Darbeci Evren: “Din eğitimi çocuklara aile tarafından verilmez. Aslında aile bu eğitimi vermeye çalışsa bile, yanlış, eksik veya kendi bakış açısından öğretebilir; dolaşısıyla bu uygusuzdur…Artık din, devlet tarafından devlet okullarında öğretilecek. Şimdi biz laikliği çiğniyor muyuz, yoksa ona hizmet mi ediyoruz?  Tabi ki hizmet ediyoruz. Laiklik Türk insanını dini eğitimden mahrum bırakıp, onu din istismarcılarının eline teslim etmek değildir…”  Böylece ‘laik’ devlet, toplumun İslamcılaştırması için yürüttüğü dinsel faaliyeti anayasal güvenceye alarak, tarikatlara veya cemaatlere önemli bir güvence vermiş oldu.
Laik gibi görünen ancak hiç bir dönem laik olmayan devletin başına islamcı bir cumhurbaşkanının seçilmesi, esasen ordunun izlemiş olduğu stratejik politikaların bir ürünüdür.

Gerisi demogoji ve laf salatasıdır.

_____________

Mustafa PEKÖZ
Gokyuzu9@aol.com

BİR CEVAP BIRAK