FRANSA’DAN… İsrail-Hamas çatışması

Mustafa PEKÖZ

Gokyuzu9aol.com

İSRAİL-HAMAS ÇATIŞMASI VE OLUŞAN POLİTİK DENGELER

İsrail ve Hamas arasındaki ateşkesin bitmesinden sonra başlayan çatışma; Ortadoğu’yu yeniden uluslararası politik ilişkilerin merkezine oturttu. İsrail’in Hamas şahsında Filistin halkına yönelik gerçekleştirdiği saldırılar kesintisizce devam ederken, 500’e yakın insanın ölümüne, 2000’den fazla kişinin de yaralanmasına yol açan askeri saldırılar tam bir vahşeti yansıtıyor. Ancak sorunun politik yönü çok daha belirleyici olarak ön plana çıkmaktadır. Askeri operasyonunun arka palanında yatan strateji Ortadoğu’nun politik dengelerinin yeniden dizayn edilmesidir. Ayrıca bu süreç çok daha karmaşık ve kapsamlı bir dönemin başlangıcını oluşturmaktadır.  Bu sorunun bir kaç noktada analiz edilmesi mümkün.

ABD ve AB tarafından desteklenen ‘Ortadoğu Yol Haritası’ halen güncelliğini koruyor. Özellikle İsrail’in mevcut statükosunu meşrulaştıran planın uygulanması için ABD merkezi politikalar çok yönlü uygulanmaktadır. İsrail, Ortadoğu’da politik kaos devam ettiği süreci kendisini güvenlikten hissetmeyeceğinin farkındadır. Bu nedenle politik dengeleri kendi lehine çevirmek için bütün taktik planlarını devreye sokuyor. Obama’nın akıl hocalarından biri olan Brezenzski, ‘Ortadoğu’da İsrail-Filistin sorunu çözümlenmeden İsrail’in güvenliğini sağlamak mümkün değildir. Askeri tedbirlerle bu sorun çözümlenemez’ tespiti, bugünkü politik gelişmelerin arka planını oluşturmaktadır.

İsrail’in Filistin halkına yönelik başlattığı askeri saldırı, tamamen ABD’nin bilgisi ve onayı ile gerçekti. Tecrit olmuş Bush’un kendi başına aldığı ve Obama’yı zorda bıraktırmak için yapılan bir saldırı olmadığını bilmek gerekir. Bu kişilerin değil, ABD’nin Ortadoğu politikasının bir parçasıdır. Kişilere göre özel bir değişiklik olmaz. Ayrıca Obama’nın en yakınında duran Beyaz Saray’ın birinci derecede yöneticilerinin birçoğu Yahudi kökenli olması ve ayrıca Yahudi Lobisi’nin de aktif destek vermesi sanırım tesadüfî bir durumu oluşturmuyor. Bu esasen ABD’nin Ortadoğu stratejisinin bir parçasını oluşturmaktadır. ABD İsrail’in bütün saldırıları ve katliamları çok aktif desteklemektedir Ortaya çıkan mevcut durum ABD’nin Ortadoğu’daki bölgesel politik ilişkilerini ciddi oranda etkilediği gibi anti-Amerikancılığın gelişmesinin en önemli faktörlerinden biridir. Bu sorun çözümlemeden bölgesel politikalarını bütünlüklü uygulama şansının bulamayacağını gören ABD, İsrail-Filistin sorununu, hiç şüphesiz ki İsrail lehine çözmek istiyor.

Afganistan ve Irak işgaline yönelen ABD hem uluslar arası ilişkilerde hem de kendi iç politikasında ciddi kırılma noktası yaşamaktadır. Buna paralel olarak İran, Suriye ve Pakistan’daki gelişmeler ABD’nin bölgesel çıkarlarını çok ciddi oranda etkilemektedir. Bütün bu alanlarda daha somut bazı adımların atılması için İsrail-Filistin sorununu gündemde çıkarmak istiyor. Aksi takdirde uygulamaya çalıştığı planının çok daha ciddi sorunlar doğuracağının farkındadır.  

AB, Ortadoğu’da güç olmak ve etkinliğini artırmak için, mevcut politik gelişmeleri çok yönlü kullanmaya çalışmakta ve en azında ABD kadar, bu sürecin bir parçası olmak istiyor. AB adına bir heyetin bölgeye gitmesi, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin sürece aktif olarak müdahalede bulunması, hem AB, hem de Fransa bakımında önemli politik bir hamle olarak görmek gerekir. ABD’nin iç sorunları nedeniyle, bugünkü bölgesel politik faktörler içerisinde AB bir adım öne çıkmış bulunuyor. Ancak ABD’nin onayı olmadan her hangi bir plan veya projenin uygulanamayacağını da herkes biliyor. Bu nedenle ABD ve AB’nin ortak projesi: İki devletli bir yapının kabul edilmesi üzerine kurulmuş bulunuyor. Politik etki gücü çok fazla olmayan Filistin ‘bağımsız’ devletinin kurulmasına karşılık Ortadoğu’da meşru görülmeyen İsrail devletinin, özellikle İslam ülkeleri tarafından tanınmasını sağlamaktır. Filistin devletinin kurulmasını tanımak, bir bakıma, İsrail’in politik varlığını güvenceye almaktır.

İsrail’in Hamas’a yönelik gerçekleştirdiği saldırının hedefi Hamas’ı yok etmek değil, sadece asker ve politik etkisini kırmaktır. Bu nedenle İsrail, Gazze’de kalıcı bir işgale yönelmeyecektir. Özellikle Hizbullah ile girdiği 34 gün savaşının hem askeri hem de politik sonuçlarını biliyor. Kalıcılaşan bir işgal, İsrail’i hem kendi iç politikasında hem de bölgesel ve uluslar arası ilişkilerde çok ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakacaktır. Bu nedenle kalıcı bir işgale girişme şansı yoktur.

Saldırı, İsrail ve Filistin’in iç politikasında iki nokta ön plana çıkıyor. Birincisi Hamas’ın politik etki gücünün kırılması ve kendisine dayatılan koşulları kabule zorlanması. Bu durum İsrail’in iç politik dengelerini sağlamada bir aracı olacaktır. İsrail, süreklileşen politik gerilimden kurtulmak istiyor. Bunun için zorla ele geçirdiği ve yerleşim alanlarına dönüştürdüğü bazı bölgelerden, Birleşmiş Milletlere göre Suriye toprakları olarak kabul edilen ve 1967’den beri işgal ettiği Golan tepelerinden çekilmeyi kabul etmesi, İsrail’in iç politikasında önemli bir krizi oluşturuyor. Hamas bahanesiyle Filistin halkına bu düzeyde bir saldırıda bulunmasının bir amacı da iç politik dengeleri sağlamaya yöneliktir. İkincisi ise Abbas iktidarının pekiştirilmesi ve uluslar arası alanda meşruluğunun yeniden tescil edilmesi amacı taşıyor. İsrail, güçlü bir Hamas ile çok daha ciddi sorunlar yaşayacağının farkındadır. Başından itibaren bir uzlaşı içinde olduğu Abbas’ın Filistin’de iktidar gücü olmasını kendisi için önemli bir politik avantaj olarak görmektedir. Uluslar arası alanda meşru Filistin hükümeti olarak kabul eden Abbas’ın politik manevra gücünü artırmak için Hamas’ın askeri ve politik gücü zayıflatılması önemsenmektedir. Bu nedenle Abbas’ın İsrail saldırılarında Hamas’ı sorumlu tutması bilinçli bir yönlendirmedir. Bu politik kaos ortamında Abbas’ın Washington ziyareti de, bu sürecin bir parçasıdır. Planın amacı, Abbas denetimindeki Filistin yönetiminin inisiyatifini artırmak ve İsrail-Filistin uzlaşısını sağlamaktır.

Bu politikanın bir başka önemli yanı da, İsrail’in Hamas’a yönelik askeri-politik saldırılarının Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan gibi ülkeler tarafından fiilen desteklenmesidir. Söz konusu Arap Birliği devletlerinin diplomasi eksenli politik açıklamalar dışında ciddi bir tepkinin gösterilmemiş olması da, ilgi ülkelerin iç politik durumu ile ilişkilidir. Bölgede Hizbullah, Müslüman Kardeşler, El Kaide ve Hamas gibi örgütlerin güçlenmesi,  bölgedeki rejimleri önemli oranda tedirgin etmektedir. Çünkü Hamas gibi İslamcı örgütlerin etki güçlerinin kırılması, mevcut rejimlere yönelik olası gelişebilecek toplumsal hareketin başından itibaren etkisizleştirilmesinin bir aracı olacaktır.

Saldırıların başlamasıyla birlikte uluslar arası diplomasinin yoğunlaşması, önceden planlanan bir sürecin parçası olarak gelişmektedir. Çünkü Uluslar arası kürsel güçler, Ortadoğu’nun politik istikrarı için önceliği, İsrail-Filistin sorununu çözüme vermiş bulunuyorlar. Bu politika bölgesel güçler bakımından da bu geçerlidir. 2009 yılı içerisinde, İsrail-Filistin sorunu, küresel sistem güçlerinin ihtiyaçlarına yanıt verebilecek şekilde çözümlenmesi amaçlanıyor. Bu sürecin ertelenmesi, Ortadoğu’nun küresel kapitalist sisteme bütünlüklü olarak dâhil edilmesini engelleyecektir. Bu nedenle dünya kapitalist sistemin, bu sorun üzerinde böylesine yoğunluklu durması bir bakıma zorunlu hale gelmiştir.

İsrail-Filistin sorunu kadar ve hatta bundan çok daha önemli olan ve Ortadoğu’yu ciddi olarak politik istikrarsızlığa sürükleyen ‘Kürt Sorunu’ üzerine bu kadar yoğunlaşmamaları da bir başka padoksal durumu oluşturuyor. Buradan çıkarılması gereken sonuç şu: Küresel sermaye, İsrail-Filistin sorununu çözümlemeden Kürt sorununa yönelmeyecektir. Sermaye öncelikli çıkarlarını esas almaktadır. Bu bakımdan, dünya kapitalist sistemin çıkarlarına hizmet edecek çözümleri beklemeden, halklar arasında barışı temel alan bir çözüm üzerinde yoğunlaşmak gerekir.

Demokrasiden, barıştan, özgürlükten yana olan herkesin dikkatini halkların barış çözümüne vermelidir.


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

five × 4 =