FRANSA’DAN… Türkiye’de gazeteci olmak

Türkiye’de sisteme muhalif gazeteci olmak gerçekten zordur. Bu nedenle egemenlerin saldırından en çok etkilenenler yurtsever ve sosyalist basındır. Öldürme, tehdit, tecavüz, tutuklanma, komplo gibi saldırılarla sürekli karşı karşıya kalanlar yurtsever, devrimci ve sosyalist basın çalışanlarının olduğu biliniyor.

Türkiye’de safları netleşmiş iki tür gazeteci ve gazete yazarı bulunmaktadır. Bunlarından birinci grup, varlıklarını kan-katliam ve para üzerine kuran E. Özkök, C. Çandar, H.Cemal, F. Koru, T. Akyol,  E. Çölaşan, İ. Selçuk,  N. Ilıcak gibileri.olanlar. Genelkurmayın psikolojik savaş dairesine bağlı olarak basına dünyasına yön vermeye çalışanlar, yani kalemlerinde kan akıtanlar. Bunların karşısında başta Kürt halkı olmak üzere, işçilerin ve emekçilerin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini savunanlar. Kalemlerinde özgürlük, adalet, eşitlik, kardeşlik ve barış akıtanlar. Kürt ulusunun özgürlük mücadelesini dillendirenler, faşist rejimin katliamlarına karşı mücadeleyi yükseltenler,  işçilerin ve emekçilerin ekonomik ve demokratik hakları için yaşamlarını hücrede sürdürmeyi göze alanlar. İşte bu iradi kararlılığı gösteren ve sisteme muhalif olan 27 gazeteci hala F-Tipi hücrelerinde bulunmaktadır. 

8 Eylül 2006 tarihinde, Kürt ulusunun özgürlük talebini büyük bir kararlılıkla destekleyen, 13 yıldır sosyalist fikirleriyle ön plana çıkan ve faşist rejimin politikalarına karşı mücadele eden ATILIM gazetesinin yayın yönetmeni İbrahim ÇİÇEK, Yayın Koordinatörü Sedat ŞENOĞLU, yazarları Ali Hıdır POLAT, Arif ÇEBELEBİ, Ziya ULUSOY,  Bayram NAMAZ ve Yunus AYDEMİR devrimci-sosyalist muhalif görüşleri nedeniyle devlet tarafından tutuklandılar. Yıllardır tanıdığım ve sadece insanlığın kurtuluşu için yazılarıyla faşizmin saldırılarına karşı mücadele eden devrimci sosyalist yazarların yargılanması aslında demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yargılanmasıdır.

Onlar, tamamen iftira ve yalana dayanan ‘sanal’ ihbar mektuplar üzerinde yürütülen bir komplo davası ile karşı karşıya bulunmaktadırlar. Burjuva hukuku içerisinde dahi hiçbir maddi dayanağı bulunmayan bir yargılanma sürece başlanmış durumda. Polis sorgusunda neyle suçlandıklarını bilmediklerinden hem hukuksal, hem de insan bir hak olarak ifade vermemeleri dahi ‘suç’ kapsamında gösterilen bir dava ile karşı karşıyadırlar.
 
26 Ekim 2007 tarihinde yapılacak olan ilk duruşmaya destek çağrısı yapan ÇİÇEK şunları belirtmektedir. “… Her zaman en büyük adaletsizliklere, haksızlıklara uğrayan biz sosyalist gazeteciler, çok iyi biliyoruz ki, adalet olmazsa ne özgürlük ne demokrasi olabilir.

Toplumumuzun her tarafından adalet talebinin yükselmekte olmasına dikkatinizi çekmek isterim. Eğer gerçekten adalet mülkün temeli ise, o zaman yurdumuz muazzam bir tehlike ile karşı karşıya demektir. Adalet olmazsa nasıl yaşar halkımız!

Hala 12 Eylül’ün darbeci generalleri yargılanamıyor, 12 Eylül zulmünün hesabı sorulamıyor!
İşte DTP vekillerinin hiçe sayılan dokunulmazlıkları!
İşte Şemdinli ve Susurluk davaları!
İşte, Uğur Kaymaz davası!
İşte 301. davadan yargılamalar!
İşte Hrant Dink cinayeti davası!
Ve işte, sosyalist gazetecilerin yargılandığı 10 Eylül davası!

Daha onlarcası ve yüzlercesi sıralanabilir…”

ATILIM Gazetesi yayın koordinatörü Sedat ŞENOĞLU da bu davayı,  “12 Eylülcü cunta yönetiminin karanlık güçlerini anımsatan bu hukuksuzluk, TMY olarak bilinen yeni saldırı düzenlemelerin doğrudan bir sonucudur. Toplumsal muhalefet güçlerinin baskı altına alınması, sindirilmesi ve ezilmesinin yeni dayanağı olarak bu fiili sıkıyönetim yasasının tam tekmil uygulamaya geçirilişine bir örnektir. Haliyle 12 Eylülcü zihniyet burada durmayacak, saldırı menzilini toplumsal muhalefetin diğer kuvvetlerine doğru genişletmeye gayret edecektir ve etmektedir. Örneğin bu zihniyetin temsilcileri DTP’li belediye başkanlarının tümünün tutuklanmasını açıkça dillendirmeye başladılar bile…

Bu zihniyet devletin resmi ideolojisine ve söylemine kim muhalefet eder ve karşı çıkarsa ona “özgürlük” ve “demokrasi” yok diyor. Resmi “gerçek” dışında kim başka arayışlara girerse ve dillendirirse ona vatan haini vb. hazır yaftalardan biri takılı veriliyor… Atılım çalışanları, Perihan Mağden’den Hrant Dink’e, Elif Şafak’tan Orhan Pamuk’a kadar 301. madde mağduru pek çok kişiyi çıkarıldıkları mahkeme duruşmaları sırasında eylemli destek vermekte de tereddüt etmemiştir. Çünkü biliyoruz ki: ezilenlerin söz, eylem ve örgütlenme hakkının ortadan kaldırılması…” hedefleniyor.

Bu dava aynı zamanda Türk hukuk sisteminin hem politik hem de kurumsal olarak ne kadar ciddi bir çürüme içerisinde olduğunu ortaya koymaktadır. Mahkemeler mafya ve devletin çete örgütleriyle karanlık ilişkiler içerisinde bulunan hâkimler tarafından yönetilmektedir.   Örneğin İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimi Ali Kayaoğlu ve 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Zafer Başkurt gibileri bunun somut örnekleridir.

26 Ekimde yapılacak ilk duruşma, faşist rejimin sanık sandalyesine oturtulacağı bir dava olacaktır. Bu davaya sahip çıkmak, aynı zamanda devletin Kürtleri imha ve yok etme politikasına karşı çıkmaktır. İşçilerin ve emekçilerin demokrasi ve özgürlük talebine yükseltilmesinin bir aracı olacaktır. Toplumsal sahiplenme aynı zamanda ırkçı ve faşist uygulamalara karşı bir duruş olacaktır.

26 Ekim 2007 tarihinde bu davayı her yerde sahiplenmek insani bir görevdir.


Gokyuzu9@aol.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × 1 =