Galata Mevlevihanesi’nde “Sıradışı” bir gece

Galata Mevlevihanesi’nde “Sıradışı” bir gece

0
PAYLAŞ
İsmail Bayer
İsmail Bayer
İSMAİL BAYER – İstanbul’da serin bir yaz akşamı. İstiklal Caddesi’nin gürültüsünden uzak, sessz bir mekan. Galata Mevlevihanesi. Yılların sırlarını taşıyor. Çiçekler açmış, Hafif esinti, ağaçların arasından, güzel kokularla, daimi istirahatlerindekilere, dualar okur gibi. Bu gün yalnızlıklarını yaşadıkları zaman diliminden, farklı bir gece.
Akşamın karanlığı öncesi alışılmışın dışında bir hareketlilik, belki de ilk defa oraya yeni bir çok konuk geliyor. Bahçenin ortasında mütevazi küçük bir sahne kurulmuş. Portatif  sandalyeler yerleştirilmiş. Geçtiğimiz hafta, cuma akşamı, ezan ve iftar sonrası saat 21.00.
Işıklar hafiletiliyor, sahne ise biraz daha aydınlanıyor. Sahneye ellerinde enstrümanları ile sessizce dört insan çıkıyor. Sanki toprak altındakileri rahatsız etmemeğe özen gösterir gibiler. Önce onları tanımak lazım.
Konuklardan başlıyalım. Kayhan Kalhor. İran’lı bir sanatçı. Elinde bizim bildiğimiz ölçülerden biraz büyük, İran Kemençesi. Yunanistan’dan gelen bir diğer sanatçı. Elinde, İstanbul Kemençesi ve Lavtası Sokratis Sınopoulos. Ve İstanbul Kemençesi ile Derya Türkan. Ve de bu grup içinde yer alan, bir diğer dördüncü sanatçı, o da İran’dan Ali Bahrami Fard, Santur’u ile geliyor.
Bir “GÜLİSTAN” akşamı yaşayacağız. Gül bahçesindeyi yani. Tepemizde ay, adeta o da dinlemeğe gelmiş. İzliyor.
45. İstanbul Müzik Festivali’nin bu yılki sloganında olduğu gibi, “Sıradışı” bir akşam. Mekan, bir Mevlevihane. Zaman dilimi, bir ramazan akşamı, iftar sonrası. Sanatçılar, ülke ve din farklı ama, ortak bir seslenişi gerçekleştirecekler.
Bu sadece bir “Sufi” akşamı da değil. Bir barış buluşması bir sevgi gecesi. Bir yeni tanışma gibi. İzleyicilerin bir bölümü yabancı. Büyük bir çoğunluğu ise bu mekana belki de ilk kez giriyorlar. Gözler şaşkın çevreyi dolaşıyor çünkü. İstanbul Festivali’nin daha önceki yıllarda gerçekleşen programları çerçevesinde, Mevlevihane’nin içinde de, değişik, mekan ile bütünleşen başka konser de izlemiştim. Ama ben de bahçe de ilk kez böylesine bir etkinliğe tanık oluyorum.
Peş peşe, ara vermeksizin bir birine bağlı dört eser seslendireceklerini belirttiler. Müzik, bir anlamda sesleniş, ülke farkı ve din farkı söz konusu bile değil. Onlar ortak bir seslenişi, böylesi bir mekanda adeta bir duayı terennüm ediyorlar.
Toprak altındakiler içinde farklı bir gece, hatta “sıradışı” bir gece. Bir çok konukları var. Bu akşam kuşların sesine yeni tınılar ekleniyor. Acaba onlar nasıl yorumluyorlar bu geceyi? Bu bir buluşma mı diye düşünüyorlar belki de.
Konser başladığında adeta, bir yükselme, adeta göğe doğru birlikte ellerin uzanması gibi hissediyor insan kandini. Bir saati aşkın bir süre. Tınıların dışında, başka bir ses yok. Sanki, bu seslenişe gönülden katılım ile bu havayı bozmakdan çekinir gibi, bir içsel sessizlik. Sadece tınılar var ve de hafif esinti de, ağaçların yaprakları arasından, bir koroya katılır gibi, bir kaç kuşun seslerine karışıyor.
Bir “Beyati Ayin” ile başladı tınılar. Kücek Mustafa Dede (Derviş Mustafa). Mevlevi geleneği ve musikimiz açısından önemli bir eser olarak tanınıyor. Bu kültürün dışındakiler için, doğal olarak ne beste ne de bestecisi tanınmış değil.. Günümüze sadece bu eseri ulaşabilmiş. Programa, eserin 3. selam bölümü  alınmış. Program dergisinde belirtilen açıklamadan alıyoruz bu bilgileri.
“Beyati Ayini”nden sonra, adeta geçmişten günümüze bir köprü kuruluyor hemen. Sokratis Sinopoulos’un bestesi, “Nihavend Semai” Bir ayinden bir ayine geçer gibi, bırakılan bir yerden devam ediyor gibi. Geçmiş ile günün buluşması gibi. Duygu yükünü taşıyorsanız, kültürü benimsiyorsanız, uyum işte bu. Sessizlikden, ses renkleri ile buluşma gibi. Duygusal romantik hava birden dağılıyor, ister vals deyin, ister dönüyoruz deyin. Birlikte olmanın sevinci olarak karşılayın isterseniz. İzleyicilerde bile hafiften bir kıpırdanma da seziliyor doğrusu.
Kemençeler, lavta, santur. Sanki bu program ve bu eserler için başka bir enstrümana gerek yok hissi uyandırıyor. Üç ayrı kemençe aynı çizgide değil. Onlar renkleri adeta tınılarla yoğuruyorlar. İran – Yunanistan-  Türkiye, el ele dönerek yükseliyorlar diyeceğim neredeyse. Gerçekten sıra dışı bir konser.
Ve “Şiraz”. İran’a gittiğimde çok şaşırmıştım. Şairlerine anıt mezar yapan, gül bahçeleri oluşturan başka ülke görmedim doğrusu. Hafız’ın kabrine de gittiğimde, o ortamı gördüğümde ayrılmak istememiştim oradan bir süre. Sonra da bir buruk üzüntü duymuştum. Ne yapıyoruz. Buraya gelen temsilciler ne yapıyor diye sormakdan kendimi alamamıştım. Hafız’ın kabrinde Yahya Kemal’i olumak, Münir Nurettin Selçuk’u dinlemek, o kadar çok isterdim ki. Bizden bir iz aradım. Yok, yok, yoktu. Yahya Kemal’in, Hafızın Kabri şiiri çevrilip orada ziyaretçilere verilse, Münir Nurettin Selçuk’un o şarkısı, CD’si orada olsa. Çok mu zor. Bunları neden düşünmezler.
Galata Mevlevihanesi’nde, o gece bunları da düşünmekten kendimi alamadım doğrusu. Bu grup, konseri Hafız’ın kabrinin bahçesinde de yapsa. Derya Türkan’ın bestesi, yerinde de ulaşsa, ulaşmak istediklerine. “Şiraz” bölümünü dinlerken adeta Galata Mevlevihanesi’nden, Hafız’ın kabrine gittim. Derya Türkan bu bestesi ile sadece İran’a, sadece Şiraz’a, sadece Hafız’a selam göndermiyor. Bizlere yıllar öncesinden selam getiriyor.
İran’dan ayrılamadık sonra da zaten. Kayhan Kalhor’un bestesi eklendi hemen, “Neredesin?” Ne güzel bir soru ve ne güzel bir arayış. Ağıt, sadece ağıt mı, bir hesaplaşma, bir içe dönüş, sorgulama. Kemençe adeta arayış içinde, bulamamanın, ulaşamamanın ezikliğini duyumsatıyor önce insana. Ama ağıta takılıp da kalmıyoruz. Arayış sürüyor çünkü. Arayış ile birlikde umut  yeşermeğe başlıyor yavaş yavaş.
Arayış ve yaklaşma. Git gel adeta, ağıta ışıklar karışıyor. Kayhan Kalhor, bu akşam Galata Mevlevihanesi’nin bu ortamında bestesinin seslendirişinden son derece mutlu. Bazen, koptuğunu, kendi başını alıp giitiğini anlıyorsunuz. Gözleri kapalı, kemençesi ile sohbette. Elinde mum arayışda, çoğu hüzünlü ama umut, ışık, renk hep var. Kendi başına bir özel yolculuğa çıkmış gibi de.
Saatime bakıyorum 75 dakikayı geçmişiz. Dört ayrı eser mi vardı program da, ya da tek bir eseri mi seslendirdiler. Şaşkınlık var üzertimde doğrusu.
Aynı kültürden gelen Mevlevi mi bu sanatçılar. Nasıl bir İran Türkiye Yunanistan buluşması. Nasıl bir sevgi ve barış seli. Geçmişden günümüze, ülkeleri, dinleri, aşarak gelen bir köprü.
“Sıradışı” bir gece de, Gül bahçesindeyiz. Hafız’ın kabrinde ki Gülistan, Galata Mevlevihanesi’nin bahçesinde ki, Gülistan farklı mı sanki duygularda.
Konser’den çıkarken, Kayhan Kalhor’un Erdal Erzincan ile olan CD’sini, Derya Türkan’ın CD’lerini yeniden dinleme isteği de duyuyorum. Bu akşam ki duygu esintisini yakalayamıyacağımı da biliyorum. Ama yine de, yeniden dinleme isteğim var.
Ankara’da, bu yazıyı hazırlarken de CD’ler peş peşe dönüyor. O geceye ulaşmaya çalışıyorum.
Ve Hafız’ın Kabri’nde, bu müziği dileyebilecekmiyim diye bir özlem uçuşuyor içimden.

BİR CEVAP BIRAK