Gazetecilik-mazetecilik (III)

Özkök’ün, Hürriyet’in en tepesinde 20 yıl yönetimde bulunması, bu gazete için büyük bir şanssızlık oldu bana göre.
Şanssızlık oldu, çünkü bırakalım büyümesini, okuyucu sayısını artırmasını, aksine gazete geriye gitti, 20 yıl içinde 400 binden fazla okuyucusunu kaybetti.

Halkcı ve bir bulvar gazetesi olan Hürriyet’in yerine bir “ fikir”gazetesi temeli atılmak istendi. Elitlere hitap eden, “düşünce” üreten bir yayın organı yapılmak istendi. Gazeteye irili ufaklı 50’den fazla köşe yazarı atandı (!)
Gazetenin çizgisi kayboldu.
İlkeleri kalmadı.
Ne bulvar gazetesi olabildi, ne fikir.
Avrupa’da örneği olmayan bir “melez” gazete haline getirildi de denebilir.

Bu noktada, bir başka gerçekten bahsetmek gerekiyor.
Gazetecilikte sınıfta kalan ülkelerin başında gelen Türkiye’de, hala “başarı kriterleri”nin neler olduğu, başaramamanın nedenlerinin ise keşfedilememesi hazin.

Hele günümüzde “yandaş medya” modasının yaygın hale geldiği bir dönemde, iktidarın ihtiras içinde ve hala “ dikensiz gül bahçesi isterim” demek suretiyle, medyanın gelişmesine set oluşturması ve demokrasinin “olmazsa olmazı”, hür ve tarafsız basının “dördüncü güç” olarak algılanmaması çok ama çok hazin.

Türk medyası neden bu hallere düştü?
Hürriyet’in başarısızlığı ve trajının yerlerde sürünmesiyle birlikte bu sorunu irdelemek ve ele almak gerek.

Son 30 yıl geriye gidip olanları iyi analiz etmek gerek.

Tek söylenebilir gerçek, ne patronlar gerçek gazetecilik yapmak istediler.
Ne de gazetelerin başına getirdikleri kişilerin gerçek gazetecilik yapmalarına izin verdiler.
Editoryal bağımsızlık denen olguyu görmezden geldiler.
Hatta araba parçacıcılığı ve kaportacılıktan, tüpgaz dağıtım şirketi sahipliğinden, ya da müteahhitlikten gazete patronluğuna sıçramış olan yeni gazete baronları,her halde editoryal bağımsızlık için “O, ne tür bir meyevedir (!)” demiş olabilirler.

Keza yayınların tepesine getirilen, genel yayın müdürleri ve yazıişleri müdürlerinin de patronlarına “ halka bağımsız, tarafsız ve doğru haberleri vermek zorundayız. Hükümetlere her zaman eşit mesafede durmalıyız”diye tavsiyede bulunduklarını sanmıyorum.

Siz, son 30 yıl içinde gerçek yayıncılık, tarafsız habercilik, bağımsız gazetecilik yapmak istediği için patronuyla kavga eden, boğuşan hatta istifa eden bir tek yöneticiye rastladınız mı?

“Helal olsun ya, patronuna kafa tuttu, editoryal bağımsızlık için masaya yumruğunu vurdu” dediğimiz biri, babayiğit gazete yöneticisi çıktı mı?

Yürek ister.
Yürekli olsa, o koltukta işi ne?
O koltukta hem patronuna “biat” edeceksin.
Yani “uslu çocuk” olacaksın.
Hem de cebini dolduracaksın…
Hatta maaşını dolarla alacaksın.
Bir kısım yöneticiler gibi…
“Cukka”lar çok önemli.
Köşklerde oturmak daha önemli (!)

Gelelim biz yine, eskiden bir milyonun üstünde satan gazetelerin durumuna ve patronlarının kimler olduğuna..
Nelere dikkat edildiğine.
Başarı kriterinin tek değil, çokluğuna değinelim artık.
Çalışanların haklarının korunması konusuna girelim.
Sendikacılığın çok önemli bir kurum sayıldığına bakalım.
Çalışan her kim olursa olsun, hiç kimsenin sunacağı, vereceği hediye ve behiyesine muhtaç olmadıklarına göz atalım.
Para karşılığı haber yazmanın akıl dışı olduğuna inanıldığını anlatalım.
Ve hiç bir çalışanın, emekcinin ya da temsilcinin, patronun çıkarları için iş takip edemeyeceği ve etmeyeceği gerçeğine temas edelim.
Çok ama kaliteli, vasıflı, halkı yanıltmayan, doğruları haykıran, halkın haber alma hakkının karşılığını bihakkın veren gazete satmanın, satabilmenin sırrına eğilelim biraz.

(Devam edecek)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

16 − fifteen =