Gazi Katliamı, Fırat’ın ötesi ve Londra (II)

 “Bir gün kapı açılacak ve içeri girecek. Bekliyoruz. Beklemeye devam edeceğiz” sözlerinin yükseldiği salonda tam bir duygu seli yaşanıyordu. Kürsüye her çıkan kayıp yakını, ülkenin tarihine bu kara lekeyi sürmüş olanlara gözyaşlarını dökebilecekleri  bir “mezar taşı hakkı” için haykırıyordu.  Kayıp yakınlarının bu haykırışları sözün değerini, kelimelerin anlamını yitirdiği sınırı da gösteriyordu.  16-20 Mayıs 2006 tarihinde Diyarbakır’da düzenlenen Uluslar arası Gözaltında Kayıplar Kurultayı Türkiye’nin yakın ve karanlık geçmişine bir ışık tutarken,  yıllardır  bilinen ama bir türlü konuşulmayan, bir tabunun da ilk defa yüksek sesle dillendirilmesine tanıklık ediyordu. Bulut ailesinden 7 kişi kayıptı. Cemal Özdemir 9 yıldır kayıp olan babasını arıyordu. Hanife Yıldız, kayıp Murat Yıldız’ın annesiydi… Kıymet Zengin, Seher Özgen, İrfan Babaoğlu, Hanım Tosun, Servin Erkek, Hasan Harran, Lahiya Öztürk, Hasibe Yıldırım, Hayriye Doğan, Mahmut Aksoy, Fahrettin Gümüş, Ramazan Bilge, Kadriye Türkler… Kimi eşini, kimi, kardeşini, kimi babasını, kimi evlatlarını arıyordu. “Artık yeter diyoruz. İstediğimiz tek şey var, barış… Evlatlarımızın cenazesini alıyoruz, barış diyoruz. Zulüm görüyoruz, yine barış diyoruz. Bütün dünyaya haykırıyorum. Bize yardım edin!”  İşte bu ses Diyarbakır’ın, Diyarbakırlı’nın onlarca yıldır susturulmak istenen sesiydi. İnsanların acıları büyüktü. Yaraları büyüktü. Yaranın adı ‘kayıp’tı. İnsanlar ağlıyor, haykırıyordu… “Evlatlarımız nerede? Ülkemize neden barış gelmiyor?  Bunun sorumluları kim..? Sorular çoğalıyor, çoğalıyor, çoğalıyordu…  Kurultayda konuşan ICAD Türkiye Seksiyonu Temsilcis Av. Özlem Gümüştaş kurultay nedeniyle, Diyarbakır’da açtıkları ofise son iki ay içinde çok sayıda kayıp yakınının başvurduğunu açıklıyordu.  Gümüştaş, bu insanların yetkililere, polise, tüm devlet kurumlarına başvurularda bulunduklarını ama hiçbir sonuç alamadıklarını söylüyordu.  Kayıplarla ilgili ICAD’ın bölgede yürüttüğü çalışmalar sonucunda Türkiye ilk defa resmi bir kayıp raporu da ilk defa bu kurultayda açıklanmıştı. Türkiye’de o güne kadar kimsenin bilmediği ve resmi olarak hiçbir devlet kurumunda tutulmayan kayıp sayısının 1228 olduğu yine Av. Özlem Gümüştaş tarafından kamuoyuna orada açıklanmıştı.   1990-1997 yılları arasında özellikle Kürtler’in bulunduğu bölgelerde yaşanan çatışmalar ve ‘şiddet ortamı’ o coğrafyada ağır acılar yaşanmasına neden oldu. Eli telsizli, silahlı, polis veya asker görünümlü kişiler tarafından evlerinden, işyerlerinden, mahallerinden zorla araçlara konularak götürülen birçok insandan bir daha haber alınamadı. Sokaklarda, köşe başlarında, duvar diplerinde, meydanlarda bir sürü insan katledildi. Bir çoğunun mezar taşı bile yoktu. Kurultayda bilinen  kayıpların ve mezarların yanında toplu mezarların da olduğu iddiası ilk defa yine bu kurultayda sesli olarak ortaya atılmıştı. Bu durum kurultayın sonuç bildirgesine de yansımış ve yurt dışında gelen delegelerin de onay verdiği bu bildirgede yer alan taleplerden biri de “Toplu mezarlar açılsın, 1000 operasyon açıklansın” olmuştu.   ICAD tarafından düzenlenen kurultayda kayıpların resimleriyle donatılmış salonu dolduran yüzlerce kayıp yakınının hikayelerini dinlerken, onlar konuşmaya ve sormaya başladıklarında Türkiye’nin karanlık tarihiyle yüzleşmeden Türkiye’ye barış gelmeyeceğini bir kez daha anlamıştım. Türkiye topraklarında çok eski değil, son 30 yıl içinde  özellikle  demokrat, devrimci ve yurtsever binlerce insan, sırf sisteme muhalif oldukları için işkenceye, uğradı, katledildi, vahşice yok edildi.   Latin Amerika halkları,  diktatörlük dönemleriyle hesaplaşmayı başardı. Arjantin, Şili, Paraguay’da  katliamların sorumluları, ölüm timlerinin başındakiler yargılandı, hesap verdi.  Benzeri uygulamalar insan hakları ihlalleri ve ırkçılığın yaşandığı Güney Afrika’da da yaşandı. Güney Afrika’da resmi olarak ‘Hakikatleri Araştırma Komisyonu’ kuruldu. Bu nedenle binlerce insan dinlendi. Görgü tanıklarına başvuruldu. Arjantin’de özel komisyonlar kuruldu. Kayıplarla yüzleşildi. Amaç bütün failleri teker teker bulup cezalandırmak değildi belki ama kamuoyu nezdinde suçluların mahküm edilmesiydi Türkiye’de de  zaman zaman komisyonlar kuruldu. Suçluların açığa çıkarılması, adalet önüne çıkarılması için bazı adımlar atıldı. Ancak bu komisyonlar hiçbir zaman Latin Amerika’dakiler gibi çalışmadı,  ya da çalışmalarına izin verilmedi.  Ancak Türkiye’de iç barışın sağlanması için bunun zamanı artık gelmiştir. Ergenekon bu anlamda bir adım olabilir. Bu davada gözaltına alınan bazı sanıklar Türkiye’nin o dönemki karanlık günlerinde ülkenin yönetiminde rol oynamış olan insanlardır. Ama Ergenekon’un asıl alanı o coğrafya olmadıkça ve temizlik Fırat’ın ötesine gitmedikçe Ergenekon’un da bir sonucu olmayacak ve inandırıcılığı olmayacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here