Gazi Katliamı, Fırat’ın Ötesi ve Londra (III)

Gazi Katliamı, Fırat’ın Ötesi ve Londra (III)

0
PAYLAŞ

Bir halkın yaşadığı acıları yürekten duymak, onları anlamaya çalışmak, mücadelelerine saygı duymak ve onlarla dayanışma içinde olmak… Bu saydığım şeyler için ilerici, demokrat, sosyalist falan olmaya gerek yok. Sadece biraz vicdan, biraz akıl, biraz bilinç  sahibi olan, biraz da “insan” olan herkes, Kürt halkının acılarını en azından paylaşacak duyarlılığı gösterebilir. Türkiye’de Kürt halkının yaşadığı coğrafyada büyük bir insanlık dramı yaşandı, yaşanıyor. Ama Türkiye’de Kürtlere karşı uygulanan yanlış politikaların kurbanı sadece Kürtler olmadı, Türk halkı da bu yıkıcı, bu korkunç saldırının acı sonuçlarını yaşadı, bu savaşta kendine düşen payı aldı.  Savaş Kürtleri vurduğu gibi, bir o kadar da Türkleri vurdu. Kürt halkı evlatlarını yitirirken, dağa yollarken, Türk halkı da gencecik çocuklarını, evlatlarını bu anlamsız savaşta kurban verdi. Analar binbir emekle, acıyla, yoksulluk içinde büyüttükleri çocuklarını haksız, kirli bir savaşa yollamak zorunda kaldı. Binlerce genç bu savaşın sonucu yaşamını yitirdi. Binlerce genç sakat kaldı. Savaştan sonra evlerine dönen binlercesi de belleklerinde kalıcı izler  bırakan savaşın psikolojik etkisini ömür boyu taşımaya mahküm edildi…   Geçen hafta  Kürtlerin yaşadığı acıları, binlerce kayıbı, kayıp yakınlarının acılarını sizlerle paylaşmaya çalışmıştım. Bu hafta ise bir askerin, bu savaşın kurbanı bir Türk gencinin, D. K’nın  hikayesini paylaşmak istiyorum sizlerle.  D. K. tornacı bir baba ve ev hanımı bir annenin 5 numarası. 1973 İstanbul doğumlu. Ailesi Amasyalı.  Ticaret Lisesi mezunu. D.K. 1993-1995 yılları arasında Hakkari Yüksekova’da askerliğini yaptı. Acemi birliğini önce Manisa’da ve  sonra da Diyarbakır’da piyade komando olarak yaptı. Sezen Aksu’nun ‘Aşıkları da  Vururlar’ ve Ahmet Kaya’nın ‘Biz Üç Kişiydik’ en favori şarkıları. Bugünlerde ise Yaprak Dökümü dizisinin fanatiği olmuş durumda.  Ara sıra İnci Aral okuyor. Yabancı yazarlardan Charles Dickens’ı, Dostoyevski’yi seviyor. Kendini bildi bileli Galatasaraylı. Bir de askere gitmeden sevdiği bir kız vardı.  Gözlerini uzaklara dikerek “adı saklı kalsın…” diye başlıyor hikayesine.    “… Askerlik günlerimi düşündüğümde acı, hüzün ve nefretle doluyorum.  Oralarda askerlik yapmak demek, doğayla savaş, komutanların bitmek bilmeyen anlamsız talepleriyle savaş, yöre halkıyla savaş, zamanla savaş, geceyle savaş, hava koşullarıyla savaş, PKK’yla savaş demekti… Komutanımız sürekli ceza veren biri olduğundan pek sevilmezdi bizim bölükte. Ceza, dayak, hakaret günlük askerlik pratiğimizin bir parçasıydı adeta. Nöbette uyuya kaldın dayak. Sabah içtimasına geç kaldın dayak. Ayakkabının bağı çözülmüş dayak… Askerlikte yaşadığım 18 ayı yaşanmamış kabul ediyorum…”

“… Nevruz nedeniyle gergin bir bekleyiş vardı. Bir de durmadan yağan kar nedeniyle karakolun çevresinde adım atmak bile imkansızdı adeta. Ayaz bir kış gecesiydi. Her yer bembeyazdı.  Gece yarısı nöbetim yeni bitmiş ve tam uykuya dalmıştım ki uyandırdılar. PKK’lı teröristlerin  yakınlarda bir köyde görüldüğü ve bu nedenle köye operasyon  yapacağımızı söyledi komutanımız.  Hava çok fazla soğuktu. Adeta ilik dondurucuydu. Bir o kadar da acımasızdı. ‘Size güveniyorum’ oldu komutanın son sözleri. Köye doğru koyulduk yola. Dondurucu soğukta 2 saat süren bir yürüşten sonra köye ulaşabildik.  Muhtarın evinden başladık. Bütün köylüleri yarım saat içinde meydanda topladık. Çavuş rütbeli A. D. herkese küfürler savurmaya başladı. Biz, 30-35 kişiydik. Şüphelilerden 10 kişiyi aldık. Yataklık yapmaktan…. Karakola geri döndük. Hepsini sabaha kadar kaba dayaktan geçirdik. Dövdük. Kimilerini sonra serbest bıraktık. Muhtar ve iki çocuğu dahil birkaç kişiyi tuttuk…Onlar için bayağı kötü oldu. Yataklık yaptıklarını söylüyordu komutan. Vatan hainleriyle işbirliği yapmışlar.  12 gün boyunca karakolda tutuldular….”  “…Askerliğimin sonlarına yaklaşmıştım. Artık gün sayıyordum. Bir gece yarısı… Silah sesleri. Seslerden hemen keleş olduğunu anlayabiliyorsunuz bu silahların. Bizde de MG3’ler var. “Artık yeter” diyoruz.  “Ne olursa olsun” teslim olmak yoktu askerlikte. . Karşılık verdik.  Korkmak olmazdı. Vurulduktan sonra beni içeri aldılar. Ranzaya yatırdılar. Sıcak bir şey vardı bacağımda. Ama öyle çok büyük bir acı yoktu. Elimi bacağıma götürdüm. Küçük bir yarık. Kan. Sanki parçalanmışta  bir şey içine sokulmuş gibi. Şarapnel parçası olduğunu sonradan öğrendim. 3 saat 3 gün gibi gelmişti bana. Sonradan bayılmışım. Bir helikopter gelmiş. Beni Van’a götürmüşler.  Üniversite hastanesinde uyandım.  23 gün istirahat verdiler…”  “… Askerliğim bitmişti. Koltuk değnekleriyle geri döndüğümde bambaşka bir insan olmuştum. Aylarca kendime gelemedim. Kimseyle konuşamadım. Kimseye anlatamadım yaşadıklarımı. Geceleri uyuyamıyordum. Uyuduğumda irkilip kalkıyordum kan ter içinde. Yaşadıklarım. Kabuslar. Korkular. Sinir. Şiddet. Kan. Hırs. Nefret. Kendi adıma konuşuyorum. Zaten yaşamayan bilmez ki. Öyle dışardan görüldüğü gibi değil bazı şeyler. Ancak yaşayan bilir. Can tatlıdır. Kimse ölmek, öldürmek, savaşmak istemez. İstemiyor da. Olan vatandaşa oluyor, askere oluyor.  Orada bazen yanlış şeyler yapılıyor. Aslında çok yanlış şeyler oluyor. Oraya gidenler ancak bunu biliyor. Ama korkudan kimse konuşamıyor. Bunları şimdi, yıllar sonra, daha iyi anlayabiliyorum. Asker komutan ne dese onu yapıyor. Vatandaş PKK geldiğinde ne yapacak… “ Hoş geldiniz” diyor. Sonra asker gidiyor. Onlara da  aynı şekilde davranıyor, onlara da “hoşgeldiniz” diyor. Onları anlıyorum. Kızamıyorum. Köylüler zaten aç. Susuz. Gariban… Can tatlı. Ben başta onlara kızıyordum. Ama şimdi aslında onların da sadece benim gibi kurban olduklarını düşünüyorum…”  

BİR CEVAP BIRAK

17 − 7 =