Gecekondu kültürü

Cumhuriyet’in henüz tam oluşmamış olan taze kurumlarını geliştirmek gerekiyordu. Birileri işlerine öyle geldiği için sorunu yanlış anladılar. Bu kurumları korumak ve kollamak gerekiyor düşüncesiyle işe koyuldular: yapılması gereken onları ele geçirmek diye düşündüler ve öyle yaptılar. Bu kurumların hemen tümü kuruldukları gibi kaldı: ele geçirilmişlerdi ve canla başla korunuyorlardı. Aslında onları geliştirecek bilinç de yeterince oluşmuş değildi. Bu yüzden bu kurumlar gelişmeyen her şey gibi ağır ağır gerilediler. Nüfus artışı ve bu artışla gelen içgöç de bu gerilemeye kolaylık sağladı. Yeni yeni kent kimliği kazanmakta olan geniş yerleşim alanları insan yığınaklarına dönüştü. O durumda yeni yerleşim olanakları yaratmak gerekiyordu. İnsanlar kamunun topraklarını yağmalayarak gecekondular kurdular ve İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde gecekondu semtleri oluşturdular.

Toplum yaşamının olgularını yorumlamakta eksik kalan ilerici aydınlar bu yağmacılığı sağlıklı bir halk devinimi olarak değerlendirdiler ve ona arka çıktılar. Köy ve küçük kasaba kültürünün kentte yerleşmesi demekti bu, henüz oluşmakta olan cumhuriyet kültürünün de kökünün kazınmasıydı. Böylece gecekondu kültürü kentlerin ruhunu ele geçirerek kent kültürünün sonunu getirdi. Arabeskin doğuşu bu değişimin en önemli belirtisidir. En azından büyük kentlerde senfoni orkestraları salonları süsleyecek diye bekleyenler yürürlükteki her türlü müziğin bu arada alaturkanın gecekondu kültürüne kurban gittiğini gördüler. Alaturkanın bozulmaya başlaması onun “sanat müziği” adı altında sözde akademik bir kılıfa sokulmasıyla oldu: onu yetkinleştirdiğini sanan kimseler onun doğasını yitirmesi için ne gerekiyorsa yaptılar. Bu arada yeni kentlilerin alt düzeyde kültürü her türlü müziği piyasa sanatçılarının beğenisiyle buluşturarak çok özel ve çok acayip bir alaturkanın ortaya çıkmasına neden oldu.

Gecekondu kültürü gelişmekte olan edebiyatı da halkseverlik kisvesi altında köy edebiyatına dönüştürdü. Edebiyatın köylüleşmesinde gene kendilerine ilerici diyen ve cumhuriyet değerlerinden yana görünen okumuşların payı büyük oldu. Geri kalmış kültür çevreleri büyük bir heyecanla köyü keşfediyor ve köy kültürünü sanatta başat bir değer olarak belirliyordu. Kültür donanımları zayıf olanlar köylülüğün edebiyat için verimli bir alan oluşturamayacağını hiç düşünmediler. Çünkü gerçek anlamda gelişmiş bir kent kültürü cumhuriyetin getirdiği aydınlıkçı bakış açısına karşın henüz demokrasi bilincine ulaşamamış olan bir takım çevrelere tehlikeli görünüyordu. Bütün bu gelişimler kurumları emanete almış kesimlerin katkısıyla bir kültür gerilemesini hatta bir bilinç bozulmasını kendiliğinden getirdi. Bu arada toplumsal dönüşüm sürüyor, yeni içgöç dalgaları geliyor, yeni gecekondular kuruluyordu.

Bu dönüşümün siyasetteki sonuçları da bilimdeki felsefedeki sanattaki kadar ağır ve acılı oldu. Toplumsal yapının altında sinsi sinsi zonklayan mandacı ruh cumhuriyetçiliği demokrasi düşmanlığına doğru acımasızca geliştirirken dışa bağımlılığın da koşullarını oluşturmaya ve gerekçelerini bütün toplum katlarına benimsetmeye yöneldi. İnsanlar açıkça söylemeseler de genelde şu görüşteydiler: az demokrasi her zaman iyidir ve yararlıdır, çok demokrasi toplumun değerler dizgesini sarsar ve ahlakını bozar. Siyaseti buna göre programlayanlar buna göre dışa bağımlılığın haklı görünen nedenlerini de sözde ortaya koymuş oluyorlardı: zamanlar kötüydü, iyiye gidiyoruz derken maazallah özgürlüğümüzü elden kaçırabilirdik. Komünizm tehlikesini başımızdan savana kadar demokrasiden hatta özgürlüklerimizden özveride bulunmamız gerekiyordu. Ancak cumhuriyetin taze kurumları oldukları gibi kurumuş kalmışlar, tazeliklerini yitirirken doğalarını da yitirmişlerdi. Özellikle eğitim kurumlarının durumu içler acısıydı. Her dönüşüm yeni bir bozulmayı getirmiş, her toparlanma çabası güvenleri sarsmış, toplum hiçbir şey üretemez duruma gelmişti.

Bu olumsuz tablo karşısında suçlular aranabilir, bazı kesimler hatta bazı toplum sınıfları bu durumdan sorumlu gösterilebilir. Dünyanın en kolay işlerinden biri toplumsal sorunlar için suçlu belirlemektir. Ancak bunun sorun çözmekte bir yararı bir etkisi olabileceğini düşünemeyiz. Öncelikle önemli olan sorunları görebilmektir. Toplumların yaşamında olup bitenlerden toplumun bütün bireyleri ve bütün kurumları sorumludur. Suçlu aramaya harcanacak zamanın ve gücün çıkış yolları aramakta kullanılması elbette daha doğru olacaktır. Her şey iyiden iyiye sarpa sarmışken ve hiçbir çıkış yolu kalmamış gibi görünürken gerçek anlamda kültür adamlarının öngörülerine, özellikle de gerçek uzmanların yapıcı görüşlerine gereksinimimiz vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

6 − five =