Gelecek koşmalı umuda dolu dizgin

Gelecek koşmalı umuda dolu dizgin

0
PAYLAŞ

GELECEK KOŞMALI UMUDA DOLU DİZGİN

YAŞAMA
ŞANS TANINMALI
AÇMASI İÇİN KANATLARINI
UÇMASI İÇİN…
DOĞAN GÜNEŞİN
ÖNÜNE GEÇMEYE ÇALIŞMAK NEDEN
NEDEN HEP
ÜMİDİN ELLERİNİ ZİNCİRLEMEYE ÇALIŞMAK…
İZİN VERMELİ
ÖZGÜRCE KANAT ÇIRPMALI KUŞLAR
İZİN VERMELİ
SINIRLAR AŞILMALI
HİÇBİR ENGEL OLMAMALI YARINLARIN ÖNÜNDE
GELECEK KOŞMALI UMUDA
DOLUDİZGİN…

Bu şiirde neyi anlatmaya çalışıyordum, uçmasına izin verilmesi gereken kuşlar kimlerdi, neden özgürce uçamıyordu kuşlar…
İnsanın kendini gerçekleştirme sorununa ilişkin bir sorgulamaydı bu aslında kendimce… Kendini gerçekleştiremeyen bireylerle doluydu her yanımız… Mutsuz, tamamlanmamış, yarım yamalak, yaşanmamışlıkların içinde eksik…
Bana göre, insani bir sistemi diğer sistemlerden ayıran temel kriter, felsefesinde ‘insanın kendini gerçekleştirmesi’ sorununa yer verip vermediğidir; bu sorunu kendisine iş edinip edinmediğidir. Böyle bir kaygıyı taşımayan bir sistem insani bir sistem olamaz. İnsanlığın gelişimini ve daha iyi yaşamasını amaç edinen bir sistem, insanın en doğal hakkı olan ‘kendini gerçekleştirme’ hakkını görmezden gelemez, kadere ya da şansa bırakamaz…
Öyleyse nedir bu kendini gerçekleştirme sorunu? Bir ağaç önce tohumdur, sonra filiz olur, fidana dönüşür, ağaç olur, meyve verir. Bir elma bu süreçlerden geçerek elma olur, bir papatya bu süreçlerden geçerek papatya olur, bir gül, bu süreçlerden geçerek gül olur… Her canlının bir kendini gerçekleştirme süreci vardır ve müdahale edilmediği taktirde bu süreç başarıyla tamamlanır. Örneğin bir gül fidanı onu kurutan bir dış etken oluşmadıkça mutlaka bir güle dönüşecektir. Bir elma ağacı, eğer bir parazit ya da böcek musallat olmadıkça ya da bir hastalığa yakalanmadığı sürece mutlaka elmalarını verecektir. Hem gül fidanının hem elma ağacının kendini gerçekleştirmiş halleri son halleridir, yani elma ve gül halleri…
Şimdi insana gelelim, her insan doğar, büyür, ölür; ama insanı insan yapan değer bu değildir. Yani insanın kendini gerçekleştirme sorunu başka bir şeydir. Doğan bir bebek başlangıçta çıplaktır. Ona verilen ilk isimle giydirilmeye başlar bebek. Adını almasından itibaren üzerine giydiği her kimlik bir sınır çizer ona; Milliyetine ad konur, hangi sınırlar içinde hangi milletle kader birliği yapıp yaşayacağı belirlenir, dininin adı konur, neye ne şekilde inanacağı, dünyayı nasıl algılayacağı belirlenir, mezhebi ya da etnik grubu varsa, bu kez sınırları daha da daralır, daha da kısıtlanır…
Her yeni kimlikte kendini özgürce gerçekleştirmesinin önüne yeni bir set, yeni bir engel konur…
Üzerine giydirilen hiçbir giysi için fikri sorulmamıştır oysa. Onlar ailesi tarafından kendisine aktarılmış ve koruyabilirse kendisinin de çocuklarına aktaracağı giysilerdir. Zamanla bu giysilerin kendisine ait olduğu yanılgısı öyle güçlenir ki, onlar olmadan çıplak hisseder birey kendisini.
Bunun alternatifi, yani bu giysileri reddetmenin alternatifi, toplum dışına itilmek ve yalnızlaştırılmaktır. Dışarıdaki dünya acımasızdır bu konuda; ‘seninkiler seni dışlamış, atmış, öyleyse sen gel bize katıl, bizden ol’ demeyecektir kimse, ayrıca ‘Bize katıl bizden ol’ diyenler olsa bile insanların yeni kimliklere, yeni giysilere alışması kolay olmaz, çok zor bir süreçtir bu, bazen kuşaklar alır…
Artık, eski giysilerini kaybetmiş ve yeni giysiler içinde mutsuzsunuzdur; bu noktada, tüm giysilerinizi çıkarmak ve doğduğunuz andaki doğal çıplaklığınıza dönmek isteyebilirsiniz, peki ama bu mümkün müdür? Çıplaklığın yadırgandığı ve yaşatılmadığı bir toplumda bu olabilir mi?… Ne yazık ki böyle bir şansınız yoktur. Tanımlanmış bir dünyada hiçbir tanıma uymayan bir birey olarak kaybolmaktan başka çareniz yoktur…
Yaşasanız bile kayıp bir insansınızdır artık…

Bu arada dünya aynı giysileri giymeyen insanlarla doludur ve farklılıkları yüzünden insanlar birbirlerine tepkilidirler, birbirlerini sevmemektedirler. Hatta renklerinin, dinlerinin, ırklarının, milliyetlerinin başka olması yüzünden birbirlerine düşmanlık gütmekte, bu uğurda ölmektedirler.
Çoğunlukla bu düşmanlıkları ve çatışmaları tetikleyenler, barışın gücünden korkan, dünyayı sürekli çatışma ve savaş halinde tutmaktan çıkarı olan, ölü sevici, yaşam yiyici egemen güçlerdir.
Bunlar, bebeklerin doğarken çıplak olduğunu unutturmak isterler insanlığa…
Bebekler doğduklarında çıplaktır ama kuşatıldıkları dünyada her şey giydirilmiştir. Dünyada sınırlar vardır, engeller vardır, yasaklar vardır; belirlenmiş inançlar vardır, kimlikler vardır, var olmanın tanımlanmış kalıpları vardır… Her bölgesine, her karışına isimler konulmuştur dünyanın, uluslar, ülkeler oluşturulmuş, sahipleri belirlenmiştir…
İnsanın evrensel gelişiminin önünde ve kendini evrensel düzeyde gerçekleştirmesine engeldir bunlar…
Çocukların özgürce koşamaması için, yaşam bahçeleri çitlerle, bahçıvanlarla doludur… Siz ne düşünürsünüz bilmem ama, daha önce yine bir yazımda sizlerle paylaştığım bu şiir, buraya da çok güzel uyuyor:

ÖYLE KISIR Kİ BENLİĞİM
ŞU KIRAÇ TOPRAĞINDA
ÖYLE SOLGUN
ÖYLESİNE
SARARMIŞ Kİ BAHÇEM…
NE OLURDU
BIRAKSA ZAMAN
GİRSEM ÇİTSİZ YAŞAM BAHÇELERİNE
KOŞSAM
SINIR TANIMASAM…
KIZMASA BAHÇIVAN AMCA
BİRAZ KIR ÇİÇEĞİ TOPLASAM…

Kır çiçekleri hiç bu kadar boynu bükük olmamıştı her halde… Ve çocuklar hiç bu kadar yoksun kalmamıştı yaşam bahçelerinden…
Herkes doğduğu yere ve aileye göre bir kimliğe, bir aidiyete bürünmektedir; o aileye, o ülkeye, o kültüre ait olmak ona sınırlar çizmekte, düşmanlıklar oluşturmaktadır çevresinde; kendisi istese de istemese de…
Birileri sürekli olarak kimin kime dost ya da düşman olacağını, hangi bölgelerde huzur, hangi bölgelerde çatışma olacağını, savaşları, barışı, yaşama ve insana dair tüm kavramları kendi çıkarına göre tanımlamakta ve dünyayı yönetmektedir…
Varlığının sınırları bu tanımlamalarla oluşmaktadır artık. Kendi sınırının bir adım ötesine geçmesi yasaktır. O sınırların ötesinde birileriyle kaynaşması, dost olması, kardeşçe yaşaması, birilerinin iznine veya keyfine bağlıdır. İstedikleri an çevresine düşmanlıklar ve ölüm çemberleri, güvenlik duvarları örebilmektedir bu güçler…
Bu yüzden, her insanın dünya vatandaşı olarak özgürce her toprak parçasına ayak basabilmesi, her ülkeden ve bölgeden insanlarla bir araya gelip ortak mutluk için çaba harcaması, bebeklerin çıplak doğduğunun hatırlanması ve her şeyden önce insanların egoları besleyen bencillikten arınması ile gerçekleşebilir ancak…

Barışın içini dolduramayan, sadece sözde barış arayan, sınırlarla, yasaklarla, anarşiyle, terörle, savaşla, zoraki tanımlanmış kimlik ve inançlarla kuşatılmış bir dünyada, insanlık kendini gerçekleştirme konusunda hiçbir zaman özgür olamaz, evrensel sınırlarına ulaşamaz…
Sınırlar günümüzde olduğu gibi, sadece sermayenin ve malların serbest dolaşımı için kalkmamalı, tüm insanların serbest dolaşımına açılmalı; sistemler ölü-sevici, meta-sevici değil, insan-sevici, yaşam-sevici olmalıdırlar…
Buraya kadar anlattıklarım ‘kendini gerçekleştirme’ sorununun evrensel boyutunu oluşturmaktadır.
Bir de kendini gerçekleştirme sorununun olanakların eşit kullanımına yönelik, yaşadığımız sistemin bu konuda yapabileceği düzenlemelere yönelik boyutu vardır ki, bu olmadan diğerinin olması da mümkün değildir. Çünkü olanakların kullanımında fırsat eşitliğinin olmadığı koşullarda, evrensel düzeyde kendini gerçekleştirme de söz konusu olmayacaktır…
Her bireyin yaşadığı coğrafya ya da ülkesi neresi olursa olsun, yetenek ve kapasite kullanımında fırsat eşitliğine sahip olması gerekmektedir.
İnsani bir sistem, her bireyin sahip olduğu kapasite ve yetenekler ölçüsünde kendini gerçekleştirebilme hakkına sahip çıkar ve bu hakkın kullanımını görev sayar. Bu şu anlama gelmektedir; herkes sahip olduğu yetenek ve beceriye göre kendini geliştirme ve gerçekleştirme konusunda gerekli tüm olanaklara koşulsuz ve karşılıksız sahip olmalıdır.
Her bireyin kendi kapasitesi içinde gelişebileceği en üst sınıra ulaşana kadar ihtiyaç duyacağı bütün olanakları, doğal ve insani bir hak olarak kullanabilmesi gerekmektedir.
Bu eğitimde, sanatta, bilimde, fırsat eşitliği demektir. Parasız eğitim, parasız gelişme hakkı demektir…
Gelişmeye değer biçilemez, gelişme hakkı, elmanın elma olma sürecini gerçekleştirebilmesi gibi, insanın insan olma sürecini gerçekleştirebilmeye hakkının olmasıdır.
Sadece parası olanın iyi okullara girebildiği, iyi bir sanatçı veya iyi bir bilim insanı olarak yetişebildiği bir sistem insani bir sistem değildir. Çoban olarak doğanlar, eğer içlerinde bir Edison; Newton varsa, çoban olarak ölmeyeceklerdir, O Edison’u veya Newton’u ortaya çıkarabilecek fırsatlar verilecektir kendilerine ve onlar da bu fırsatlar sayesinde geliştirdikleri yetenek ve becerileri ile insanlığa katkıda bulunacaklardır.
İnsanın evrensel düzeyde kendini gerçekleştirme süreci bu şekilde yol alacaktır…
Bedenlerinde, nice Picasso’lar, Mozart’lar, Einstein’lar, Farabi’ler, Dede Efendi’ler, Nazım Hikmet’ler taşıyan çocuklar, yoksulluk ve sefalet yüzünden hiç keşfedilmeden ölmeyecek, kaybolmayacak, kaybedilmeyecektir.
İnsani bir sistemde her birey ayrı ayrı içindeki bilim insanını, sanatçıyı, doktoru, mühendisi, filozofu, ressamı ortaya çıkarabilmeli ve bu konuda yeteneği ölçüsünde evrensel olanaklarla gelişebilmelidir.
Düşünsenize hiçbir yeteneğin ve dehanın kaybolmadığı, her insanın içindeki cevheri sonuna kadar çıkarabildiği ve kendini en üst düzeyde gerçekleştirip bu ölçüde insanlığa hizmet ettiği bir dünya nasıl bir dünya olurdu?…
Evet insanın kendini gerçekleştirme sorunu, insanın doğduğu andan ölümüne kadar gelişebilmesinin önünde hiçbir engelin olmamasını gerektirir. Bunun için gerekli eğitim ve öğretimin parasız, karşılıksız olmasını… Ve tüm dünyada, çitsiz yaşam bahçelerinde özgürce koşabilmeyi gerektirir bahçıvan amcalar kızmadan, engellemeden…
Çünkü dünyanın sadece belli coğrafyasına hapsedilmiş ya da o sınırların izin verdiği ölçüde gelişebilmiş bir insan, evrensel ölçülerde gelişebilmiş bir insan değildir. Ancak kendi koşullarında ve kısıtlı imkanlarla gerçekleşmiş insandır.
Sınırların ötesinde evrensel insanı bekleyen nice güzellikler ve zenginlikler, içindeki potansiyeli tam olarak ortaya koyabilmesi için onu beklemektedir. O zenginlik ve fırsatlar sunulduğunda nasıl bir insanlığın ortaya çıkacağını, bu fırsatlara sahip olunmadıkça kimse bilmeyecektir. Onun için evrensel gelişim için evrenin önünün açık olması gerekmektedir. Bu doğrultuda kendini gerçekleştirme sorununa da evrensel olarak bakmalı ve evrensel bireyin önündeki tüm sınırlar, yasaklar, kısıtlamalar kalkmalıdır. Tüm kimlikler, benlikler, tanımlamalar yoksunlaştırıcı, yasaklayıcı değil çoğaltıcı, zenginleştirici olmalı, her birey tek bir evrensel kimliğe, insan olmaya hizmet etmelidir;
İnsanlığın ortak mutluluğu için harcanmalıdır tüm çabalar…
Dünyanın daha mutlu daha yaşanılabilir bir yer olması hepimizi ilgilendirir. Çünkü hepimiz aynı denizin balıklarıyız; deniz kirlenirse hepimizin yaşam kalitesi düşer, hepimiz soluk alıp vermekte güçlük çekeriz; Yaşadığımız ortamda, savaş, terör, açlık, hastalık kol gezerse, hepimiz bundan payımıza düşeni alır, tehlikeyi ortak hissederiz… Bugün Kuş Gribinin tüm dünyada sağlığı açısından tehdit yaratması gibi…
Bugün gerçekten dünyamız her açıdan yaşanmaz bir hale getirilmiştir. Denizler, çevre, tabiat kirlenmiş, savaşlar, terör, nükleer silahlar bırakın insanlığın geleceğini dünyanın geleceğini tehdit etmektedir. Böyle bir çağda insanın gerçekleştirme sorunu her zamankinden daha büyük önem taşıyor.
Çünkü dünyayı kirletenlere ve yok edenlere karşı, dünyayı var eden ve yaşatanlar da insanlar olacaktır… Kendini gerçekleştirebilmiş insanlar…

BİLİYORUM
ÇİÇEKLERLE SÖYLEŞTİĞİN BAHÇELERİN
SANA KÜSKÜN
OLDUĞUNU
DÜŞÜNÜYORSUN ŞU GÜNLERDE…
SOLGUN YÜZLÜ BULUTLARIN
GÜNEŞİNİ ÇALDIĞINI
VE BİR DAHA GÖKYÜZÜNÜN
UMUTLA AYDINLANMAYACAĞINI…
CANIM YAVRUM
YANILIYORSUN…

______________________

*Yrd. Doç. İ.Ü İktisat Fakültesi

BİR CEVAP BIRAK

sixteen − 12 =