Gelecek koşmalı umuda doludizgin…

Yaşadığımız dünya ve yabancılaşma sorununa karşı ciddi bir eleştiri yapmak çok önemli günümüzde… Sistemden dışlanmış, tutunamamış insanların dile getirilemeyen ortak çığlığına birilerinin kulak vermesi gerekiyor artık…

Herkes ayrı ayrı haykırıyor yalnızlığını, var olamayışını, duyulamayışını, görülemeyişini… Görülmez olmanın, duyulmaz olmanın, yok sayılmanın öldüresi çığlığını…

Hayalet insanlarla dolmuş her yanımız, yaşadıkları sistem tarafından köleleştirilmiş, iç güdüleri alınmış, itaatkar, ruh gibi yaşayan, varlık olamayan insanlarla…

Ruhlarını yığınlar halinde sisteme teslim ederek robot gibi yaşayan bu insanlar yanında, var olma mücadelesi veren, her şeye rağmen, ölüm pahasına da olsa içinde bulundukları labirentten bir çıkış olması gerektiğine inanan ve tüm engellemelere, ötekileştirmelere, baskılara rağmen, ADETA SÖNMEKTE OLAN CILIZ BİR MUM IŞIĞINI HAYATTA TUTMAK İSTERCESİNE tutkuyla yaşama asılan insanlar da var…

Bu insanların iç sesleri, birbirleriyle ilişkileri, diyalogları, her birinin yaşam karşısındaki duruşu, eylem anlayışı, aslında bütün olarak bir hayat eleştirisi bir sorgulamadır yaşama karşı.

‘Yaşama uğraşı’ gerçekten zor bir zanaattır ve herkesin harcı değildir.

İnsanların çelişik istemleri, bilinçaltı korkuları ve utançları, yapmak isteyip yapamadıkları, söylemek isteyip söyleyemedikleri, gerektiğini bilmekle beraber yüzleşmeye cesaret edemedikleri, hepsi insan olmanın zaafları ve yaşamda kalmanın ödenmesi gereken faturalarıdır.

Aslında ‘yaşam’ cesur hamlelerle, bir fırça darbesiyle resmeder gibi resmetmektedir tüm bu insanlık zaaflarını ve insanca çırpınışları…

Ama sadece bir avuç insan yaşamın bu gerçekliğine karşı maskelerini, korunaklarını, sığınaklarını bir yana bırakarak dimdik durabilmektedir… Gerçeklerle yüzleşirken çığlık çığlığa azap çekse de ruhları, o sağlam duruşlarıyla kendilerine kulaklarını tıkamış sağır bir dünyaya karşı her şeye rağmen yine de meydan okumayı bilmektedir…

Bir de sevdaları vardır onların bunca sahtelik içinde yaşatmaya çalıştıkları, sakatladıkları, yitirdikleri…

Artık dönmemek üzere terk ettikleri ve ayrılmadan önce son bir kez daha uzun uzun arkalarına dönerek baktıkları bir şehir gibidir sevdaları… Çok sevmişlerdir ama birlikteyken yaşayamadıkları için gitmek zorundadırlar bulundukları şehirden…

Her zaman özleyeceklerini bile bile ayrılırlar sevdalarından kalplerinin bir parçasını da o şehirde bırakarak.

Onlar için BÜYÜMEK bir daha uyanmamak üzere ‘GERÇEĞE GÖZÜNÜ AÇMAK’ tır. Çocukluğun masumiyetinden bir daha dönmemek üzere uzaklaşmak…

Gerçekten de hepimiz bir şekilde uzaklaşmıyor muyuz içimizdeki çocuktan büyüdükçe… Uzaklaştıkça mutsuzlaşıyoruz. Ulaşmaya çalıştığımız aslında ardından koştukça kaybettiğimiz oluyor. Dönmemek üzere terk ettiğimiz şehir ise, içimizdeki ıssız köşesinde unuttuğumuz, fark edilmeyi bekleyen çocukluğumuz…

Sırtımıza yeni kimlikler yeni değerler yüklenerek koşuyoruz gerçeğin ardından, ama o hep kaçıyor aslında olmayan yansımalarının peşinden sürükleyerek bizleri. Sonradan edindiğimiz hiçbir kimlik tam oturmuyor sırtımıza, eğreti bir giysi gibi, her an üzerimizden düşeceği, çıplak kalacağımız korkusuyla yaşıyoruz.

Tutunamıyoruz, sahiplenemiyoruz, aidiyet hissedemiyoruz hiçbir yere hiçbir şeye…

Bu yüzden ne kurtarılacak bir vatanımız kalıyor ne de inanabileceğimiz bir cennet sevdamız elimizde…

Ölümsüz sevgiler için ölesiye yanıp tutuşurken, çerez gibi tüketilen günümüz aşklarının gölgesi düşüyor yüreğimize ve sevme gücümüzü kaybediyoruz her geçen gün.

Ruhlarımızın açlığı, susuzluğu, inançsızlığımız ve eksile eksile yaşamak zorunda kalışımız sonrası…

Sakatlanıyoruz her yeni gün, birer sakat cennet oluyoruz, fiziksel olmasa da sakatlığımız, en kötüsü ruhların sakatlanması değil midir zaten…

Kendimizin ne olduğu üzerine açık ve net söyleyecek sözümüz olmadığı için, neyi ne kadar yaşayabileceğimizin de sınırlarını tam koyamıyoruz hayatta. Richard Bach’ın Martı’sındaki sınırlarını aşmaya çalışan o küçük kuş olmaya özeniyoruz ama nafile, uçtuğumuz gökyüzü çoktan kafeslere tıkılmış, aşmak istediğimiz ufukların mavisi, çoktan kara bulutların karanlığında kaybolmuştur.

Sonunda her şeyin tükenebilir, yok olabilir, kaybolabilir olduğuna dair deneyimlerimiz öylesine yok etmiştir ki umutlarımızı, Işığa çıkan tüm yolların izi tamamen silinmiş gibidir haritalardan…

Ama her şeye rağmen yaşam devam etmektedir bir şeylere önce sahip olup, sonra kaybedip, sonra tekrar bulup tekrar kaybedip, böylesi kırıla döküle, onarıla, yıkıla…

YAŞAMA BİR ŞANS TANINMALI

AÇMASI İÇİN KANATLARINI

UÇMASI İÇİN…

DOĞAN GÜNEŞİN

ÖNÜNE GEÇMEYE ÇALIŞMAK NEDEN

NEDEN HEP

ÜMİDİN ELLERİNİ ZİNCİRLEMEYE ÇALIŞMAK…

İZİN VERMELİ

ÖZGÜRCE KANAT ÇIRPMALI KUŞLAR

SINIRLARI AŞMALI,

HİÇ BİR ENGEL OLMAMALI YARINLARIN ÖNÜNDE

GELECEK KOŞMALI UMUDA DOLUDİZGİN…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here