“Gelecekte müzik yok, müzik geçmişten gelir”

Açık Gazete’de yazıları yayınlanan eğitimci/müzisyen Suzan Beyazıt ve Sedat Sarıcı çiftinin Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu ile yaptıkları, daha önce hiç bir yayın organında bulamayacağımız çarpıcı açıklamalarla dolu, geniş kapsamlı söyleşiyi sunuyoruz.

Cumhuriyetimizin başlangıç yıllarında yurtdışına müzik eğitimine gönderilip, daha sonra müzik tarihimizde Türk Beşleri olarak da anılan bestecilerimiz Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey, Necil Kazım Akses ve Hasan Ferit Alnar’la başlayan evrensel sanat akımlarıyla bağların güçlenmesine yönelik hedeflerimiz Suna Kan, İdil Biret ve Gülsin Onay gibi virtüöz yorumcularımızla güçlü bir şekilde devam etti. Bugün besteciliği, yorum gücü ve akıl almaz çalışkanlığıyla sayısız albümler sunup uluslararası alanda yüz akımız olan Fazıl Say’la bu alandaki kıvancımız tarifsiz boyutlardadır..

Caz alanında ise bizden bir önceki kuşaktan Nejat Candeli, İsmet Sıral, Muvaffak (Maffy) Falay, Arif Mardin, Emin Fındıkoğlu gibi usta müzisyenlerle anıldı ülkemizin adı. Yaşamakta olan nesilden ise Aydın Esen, Aşkın Arsunan, Mehmet Ali Sanlıkol gibi müzisyenler sesimizin devamı oldular.

Bütün bu çabalarla birlikte Erkan Oğur’un varlığı ve özellikle “Bir Ömürlük Misafir” albümü, sadece bir ömrün değil, aynı zamanda koca bir ülkenin de sınırlarını çok aşacak düzeyde ayrı bir iz bırakarak müzik tarihinde yerini aldı. Kalıcı ve sarsıcı bir etkiyle yurt içinde ve yurt dışında yaşayan bir çok müzisyeni etkiledi, yeni enstrümanların icad edilmesine kapı araladı.

Erkan Oğur nefesi, “Anadolu müziğinin yeniden keşif sürecinin en önemli rahlelerinden biridir” dersek, yeridir. Toprağın binlerce yıl önceki bereket ve kokusunu bugüne eksiksiz ve katıksız taşımış gibi bir iç huzurla dinleriz onun müziğini. Arı, duru, varı, yoğu, azı, çoğu hepsi tamam çığrılmış ve çalınmıştır.

1200 yıl önce Musullu öncü müzisyen Ziryab’ın udundan esinlenerek Cordoba’da doğan gitar, bugün doğum anındaki ana makamlarını da evlatlarıyla paylaşabilmek üzere Oğur’un ellerinde yeniden sınırsızlığa yani perdesizliğe kavuştu. Ziryab, aslan bağırsağından yapılmış tellerine, kartal pencesinden yonttuğu mızrabıyla vururmuş. Ona göre udun dört teli sırasıyla asabiyet, iyimserlik, duygusuzluk ve melankoli hallerini yansıtırmış. Eklediği beşinci telineyse “ruh” adını vermiş. Oğur, bütün bu hallarımızı kainatın yaradılışındaki ahenkle (armoni) yoğurmuştur ki, toprak altından semaya uzanan bir akımın cereyanı sınırlarımızın çok ötesinde de yankılanıyor.

Albümlerine, tanıtımsız kayıtlarına kayıtsız kalınamamış ve dünyanın dört köşesinde verdiği konserler, film müzikleri, sayısız albümdeki yorumu ve doğaçlamalarıyla, sonsuzluğa kadar arşivlerimizde misafirimiz olacak bir hazineye ulaşmışızdır.

Erkan Oğur’un müziksel yolculuğu çocukluk yaşlarında Elaziz’de (Elazığ) başlar. “El-Aziz” şeref, onur sahibi, mağlup edilemeyen, sonsuz izzet sahibi demekmiş. Mananın bu kadar temsiliyetine ve teslimiyetine ender rastlanır. Hepimiz tanığız. Doğasındaki tevazu ve içtenliğiyle sessiz, sedasız bir edayla içimizden biri gibi yaşayıp, yaratıları ve sanatsal tavrıyla ulu dervişleri andıran ustamızın kurmakta olduğu müzik okulunun kapısına eşim Suzan Beyazıt ile birlikte dayandık ve söyleşimize başladık.

EMEĞİMİZİN KARŞILIĞI DA YOK

Sedat Sarıcı: Erkan ağabey, heyecanlı müzikseverleri bekletmemek için, izniniz olursa söyleşimize sondan başlayıp son soruyu baştan soralım, yakın gelecekte bir konser planı var mı?

Erkan Oğur: Konserler için haldır huldur koşuşmaktan yoruldum. Bir yerden sonra “durmalıyım” dedim. Emeğimizin karşılığı da yok. 

Artık eğitimle ilgilenmek istiyorum. Bu amaçla burada (Gümüşlük’te) bir müzik okulu açmaya çalışıyorum. Görmüş olduğunuz bu bina (bahçesinde sohbet ettiğimiz tek katlı küçük bir okul binası) bu köyün eski ilkokulu. Araya bu salgın hastalık dönemi girdi ve bir çok işimiz bu sebeble gecikti. Üç yıllığına kiralayabildik. İlk yılımız tadilat ve restorasyonlarla geçti. Geriye iki yılımız daha kaldı. Burası hem köy halkına, hem gelebilecek bütün misafirlere açık olacak. Engelli kardeşlerimiz için de çalışmalar planlıyoruz.

Sedat Sarıcı: Çok güzel bir bina ve sizi beklerken bu okulda 55 yıl önce okumuş İbrahim Kırık ağabeyimizle iki çift laf ettik. Okulun kara tahtasını bile orijinale yakın korumuşsunuz.

Erkan Oğur:  Evet öyle. Başta binanın dış cephesi olmak üzere elden geldiğince orijinal yapıyı korumaya çalışarak restore etmeye çalışıyoruz. Ağaçlandırma ve bahçemizin çiçeklendirilmesi için de hemen her gün buraya uğrayarak takip  ediyorum.

Bu bölgenin 5000 yılllık bir tarihi var. Örneğin okul bahçesinde toprağın altında tarihi mozaikler var. Demek ki, burası binlerce yıl evvel saray veya önemli bir malikaneymiş. Bu mozaikleri ortaya çıkarıp, camla üzerini çerçeveleyerek, sergilemek istedik. Bu köyün çevresine saçılmış, bakımsız bir çok sütun veya tarihi taş var. Bazıları bugün çevredeki evlerin merdivenlerinde bile kullanılmış. Bütün bu bakımsız tarihi taşları toparlayıp, koruma altına alıp bu okulun bahçesini açık hava müzesine çevirmek istedik, ileri tarihlerde okulun aynı zamanda köyün müzesi olması için gayret edeceğiz.

Sedat Sarıcı: Heyecandan dilimin tutulacağını bildiğimden söyleşiye gitmeden önce bütün soruları güzelce defterime not aldım, bir bir soracağım ama hanımdan bize sıra gelmiyor ki. Bizimkisi hemen atıldı.

Suzan Beyazıt: Hocam, okulda hangi dersler verilecek? Biraz bilgi verir misiniz?

Erkan Oğur: Perdesiz gitar, kopuz, bağlama (saz), piyano, keman, klasik gitar dersleri ve Türk Müziği Sazları; ney, tambur, ud, klasik kemençe gibi enstrümanlarda workshpo ve masterclass’lar planlıyoruz. Türk Müzik Sanatı repertuar bilgisi, halk müziği ve makamsal müzik bilgileri, caz armonisi, doğaçlama teknikleri, kulak eğitimi çalışmalarını sayabiliriz. 

Bütün yıl boyunca çalışmasını düşündüğümüz okulumuzda Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında da profesyonel müzisyenlere yönelik ustalık kurslarımız olacak. Binamızı bir an önce tamamlayıp bu yıl Ağustos ayı sonlarına doğru başlamayı istiyoruz. İmtihan yok, yaş sınırı yok. Herkes kendi gelişimini kendisi imtihan edecek. Zamanla uluslararası ustalık kursları (masterclass) da gündemimize gelecek.

Sedat Sarıcı ve Erkan Oğur

GELECEKTE MÜZİK YOK, MÜZİK GEÇMİŞTEN GELİR

Sedat Sarıcı: Ülkemizde bir müzik enstrümanını kendine has ustalıkta çalabilmeyi hedefleyip de, sizi örnek almadan yola koyulan kimse yok gibidir. Türkiye’de müzik sizden sonra yön değiştirdi, diyebiliriz. Çalgı çalım yöntemi değiştiği gibi evrensel hedeflerle birlikte yerel hedeflere, yıldızlara baktığımız kadar kaynağa da, derinlere de bakar olduk. Bütün bunlar sizin sadece halk müziği alanındaki çalışmalarınız değil, film müziklerinden caza yayılan çok geniş bir alandaki eserleriniz ve doğaçlamalarınızdaki yaratıcılığınıza da bağlı gelişmeler. Yani, bir nesil için adeta “yön” oldunuz. Peki sizin yönünüzü belirlemede sizi derinden etkileyen, size yön verdiğini düşündüğünüz, saz veya caz ustaları, ozanlar, dervişler oldu mu?

Erkan Oğur; Halk müziği ile yaptığımız çalışmalarda o zaten kendini gösteriyor. Tek bir kişiden etkilenmiyoruz yani. Anadolu müziklerinin makamsal yapısı çok sağlam bir iskelet gibidir. Mesela Hüseyni, Hicaz, Hüzzam gibi. Müzikle ilgili insanlar, onunla yaşamayı tercih edenler, müziği de kullanan diyelim, bu iskeletlere yaslanıyoruz. Oradan melodiler, motifler üretiyoruz… Dolayısıyla müziklerimiz esinlenmedir, düzenlemedir, müzik zekası olan kişilerin ses ve sessizlik organizasyonlarıdır. O yüzden ben “beste” diyemiyorum. Bir müzik eserine “benim” diyecek cesarette değilim.

Bunu en iyi Neşet Ertaş tarif etmiş. “Havalandırma” diyor. “O orda durur, biz onun tozunu alırız” diyor. “Havalandırırız”. Kendisine mal etmez. Ben de öyle düşünmekteyim. Besteye inanmıyorum. Etkilenme açısından taklit etme, ne dersen de. Kimisi çalıyor, çırpıyor şeklinde oluyor. Mutlaka eskiden geliyor. Hep geçmişten gelir. Biz gecikmeli olarak onu yeniymiş gibi sanarız. Mutlaka duymuşuzdur bir yerden. Biraz iddialı olacak ama “gelecekte müzik yok, müzik geçmişten gelir” diye söyler dururum.  

BEN HEP EN ESKİYİ ANLAYIP 

ONDAN YENİLENMEYE ÇALIŞIYORUM 

Bir sürü yeni enstrüman icad ediliyor. Ben de birşeyler yaptım. Ama çıkardığımız ses ister elektronik olsun, isterse kuantum gibi bir şey olsun, duyum aralığımız içerisinde sınırlı bir frekans alanı var. Bu frekansları hangi alet, hangi düzenek çıkarırsa çıkarsın, ortaya çıkan şey hep tanıdık. Yabancı değil. O tanıdıklık geçmişten gelen bir şey. O yüzden ben hep en eskiyi bulmaya, tanımaya, en eskiyi anlayıp ondan temeli alıp, ilham alıp, ondan enerji almaya çalışıyorum. 

Suzan Beyazıt: Şöyle bir nokta yok mu sizce, tabii ki bütün müzikler belirli makamlarla, aralıklarla olur ama herkesin ona yaklaşımında bir farklılık vardır. Kimisi isyankar, kimisi mülayim yaklaşır, eda diyebileceğimiz birşey. Onu farklı kılan o değil mi?

Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu sahnede

HEPİMİZ HEDİYELİ GELİYORUZ 

Erkan Oğur: Tabii, o yorum. Nasıl benim sesimin rengi başka, sizin başkaysa, bu da onun gibi. Ama kelimeler, sözler, harfler ortak. Müzik hep var, kodlanmış sende, bende. Hepimiz hediyeli geliyoruz, diye düşünüyorum. O bizim hediyemiz gibi. Siz tabii kendi yaşam biçiminizde onu harmanlıyorsunuz. Öbürü de başka birşey yapıyor. Tabii minimum bir çizgi var. Onun altına inilmemesi gerekir. 

Ama herkesin müziği olduğuna inanan birisiyim. En duymayanın, en yeteneği olmayan denilen kişinin bile müziği vardır. Biz müzikli olarak dünyaya geliyoruz ve çok çabuk köreliyoruz. Yaşam boyu körelerek müzik yetimizi kaybediyoruz. Koku alma gibi veya duyma gibi ya da görme gibi giderek azalıyoruz.

Müzik daha çok yaşamla ilgili birşey. Hayatın kendisi, akışı, yaşanan olaylar onu belirliyor. İçinde bulunduğumuz ortam ve size bahşedilmiş olanla onun harmanı şeklinde ortaya çıkıyor. Tabii bugünkü dünyada işler daha ucuz. Alınıyor, satılıyor. Bir şey satılık olunca ucuzlar, değerini kaybeder. Bunlardan ben biraz uzağım.

Sedat Sarıcı: Gökte aradığımızı yerde buluyoruz ve o günlerde tesadüfen tatil sebebiyle Gümüşlük’te olan İsmail Hakkı Demircioğlu, okulu ziyaret için geliyor ve bahçedeki sohbetimize katılıyor. Ben de, fırsat bu fırsat, sorularımızı her iki ustaya birden yönlendiriyorum.

Bir de edebi açıdan konuya bakacak olsak ve genç müzisyenleri de düşünerek, onlara yön buldurucu cevaplar arayacak olsak, biz sözün, bir izin, dize ya da dörtlüğün sizi çok derinden etkilediğinden bahsedebilir miyiz?

Erkan Oğur: Ben topraklarımızın bütün bir edebi birikiminden, tarihinden, kültüründen, havasından, suyundan, aile bağlarımızdan etkilendim. 

BİZLER ARACIYIZ, TAŞIYICI DEĞİLİZ

Sedat Sarıcı: Uluslararası alanda ses getirmiş sizden önceki çalışmaları klasik müzik veya caz çalışmaları içinde anabiliriz ama sizin çalışmalarının tanımlanması zor, kendine has özelliğiyle belirli çerçevelere sığdıramıyoruz.. Mesleki anlamda çok saygın yayın organlarındaki makalelerde yer aldı. Bu anlamda bizler gibi yurt dışında yaşayıp evlatlarına müzik eğitimi aldırma gayreti içinde olanlara önerileriniz neler olabilir?

Erkan Oğur: Bizim yaptığımız albümlerde ulu ozanların deyişleri var. Bunlar zaten okul gibi. Gençlerimiz kulak kabartırlarsa kendilerine bir yol çizebilirler. Bizleri değil de, asıl o ozanları dinlesinler. Bizler aracıyız. Taşıyıcı değiliz. Onlar taşıyorlar. Biz uzaktan el sallayanlardanız.

Suzan Beyazıt: Aslında bence bir bayrak yarışı gibi birşey, bir bayrak teslimi gibi durum söz konusu…

Erkan Oğur: Tabii öyle bir misyonumuz da var…

Sedat Sarıcı: Ben hala söyleşinin başlarında söylemiş olduğunuz “beste demiyoruz” sözlerinizi kabullenmekte zorlanıyorum. Sizden bir Ağırlama’yı dinlediğimde ya da Mor Dağları, bir kaç bin yıldan süzülmüş gibi bir derinlik içinde buluyorum kendimi. Erkan Oğur’un Ağırlama’daki yaratımı, 6 ölçülük soru cevabı efsanevi. Doyurucu bir armonik zemine yaslı iki gitarın doğaçlama atışması ve finaldeki üç gitarın buluşması doyumsuz bir ilahi söylem gibi… Bütün bunlar yaratıcı bestecilik olarak anılmamalı mı?

Erkan Oğur

Erkan Oğur: Biz organizatör gibiyiz. Düzenleyici. Burada tecrübe girer araya. Sizin tadınız, o seslere yaklaşımınız devreye girer. Fark odur. Yesterday’in üç bin tane aranjmanı var. Ama Paul McCartney söylediği zaman ondan iyisi yok. Bir tanesi çok iyi oluyor, ötekiler ona yaklaşmaya çalışıyor. 

Herkesin bir müzik parçasını organize etme özelliği var. Ama bazıları onu beste ile karıştırıyor. Bir motif buluyor, ona bir başka motif ekleyip, işte “böyle birşey yok galiba etrafta” deyip devamına bir takım ıvır zıvır sesler ekleyip “bu besteyi ben yaptım” havasına giriyor. Yapılan şey aslında ses organizasyonudur, yaratma değil. Biz yaratıcı değiliz.

Tema varsa onunla ilgili düzenleme, o seslerin organizasyonu, o seslerin estetik düzeyi, birbirleriyle ilişkisi, enstrüman seçiciliği, hızı, volüm dengesi, volüm frekanslarının müziği aşağı çekmeyecek şekilde dağılımı, bunlar bizim yaptığımız organizasyon işleri. Ben bestecilik olarak adlandırmıyorum. Mesela Bach, Beethoven büyük organizatörler. Eserlerini incelediğimizde anlıyoruz ki, hakikaten müziksel, armoni ilmine ve enstrümanlarına olan hakimiyetleri ve disiplinleri çok güçlü.

Sedat Sarıcı: Yesterday çok güzel bir örnek oldu. Beste ilk üç ölçüde üç defa zelzeleye uğruyor. Hem melodik, hem armonik olarak. Dünyanın en sürpriz gelişen bestelerinden birisi… Ağzımdan “beste” diye çıktı…

Erkan Oğur: Paul Mc Cartney de iyi bir organizatör ve parçayı çok güzel organize etmiş.

Sedat Sarıcı: Beethoven örneğini verdiniz… Hala, “yeni bir şey yok” diyemeyecek miyiz?

Erkan Oğur : Tarif önemli değil de. Birisi çıkıp da “benim” dediği zaman, kafamda soru işaretleri oluşuyor. Geri adım atıyorum. Yapılan müziğe “merhaba” diyorum, çünkü tanıdık geliyor.

Suzan Beyazıt: Araya girip bir soru sorayım: Öyle diyorsanız, o zaman bestecilik ne zaman bitti?

Erkan Oğur: Hiç bir zaman başlamadı ki. Bizler sesleri organize ediyoruz. Biz düzenlemeciyiz.

Sedat Sarıcı: İsmail abi, size bir sorum olacak. Ülkemizde son 30 yılda onar dilimlik aralarla önce pop, sonra rock, sonra da halk müziği alanlarında bir üretim ve gösterim patlaması yaşandı. Sayısız albüm kaydedildi, radyo, televizyon, konser ve festivallerde sunuldu. Pop ve rock alanında yeni şarkılar bestelendi ve bunlardan bazıları da uzunca süre etkisini korudu. Mesela Pamela’nın ‘İstanbul’ parçası hakikaten çok güçlü bir beste ve çok güzel ceryanlı gitar düzenlemeleri var.

Erkan Oğur: Ne güzel parça…

Sedat Sarıcı: Teoman’ın ‘En Güzel Hikayem’ de çok güzel bir çalışma. Sizce Halk Müziği alanında, yeterince yeni beste çıktı mı? Genç bestecilere albümlerinizde yer veriyor musunuz?

HALK MÜZİĞİ ALANINDA ÇOK FAZLA YENİ ESER ÇIKMADI

İsmail Hakkı Demircioğlu: Evet, dediğiniz doğru. Halk Müziği alanında çok fazla yeni eser çıkmadı. Hiç yok da diyemeyiz. Biz genç bestecilere albümlerimizde yer verdik. Mesela bir albümümüzde yer alan ‘Yad Eller Duymadan’ın bestecisi Bahar Alkaya çok genç bestecilerimizden. Geleneği koruyan biri. 

Sedat Sarıcı: Neşet Ertaş’ın ‘Ahirim Sensin’ gibi yeni eserler neredeyse yok.

Erkan Oğur: O kişiler belli; Neşet, Daimi, Mahsuni, Aşık Veysel. Bunlar geçmişten aldıkları aktarımla, kompozisyon bütünlüğü mükemmel olan müzikleri üreten insanlar. Onların büyük bir farkı var. Neşet’in özellikle ürettikleri, sözlerinin içerikleri, enstrümanındaki hakimiyeti, özellikle ritm duygusu çok yüksek düzeyde. 

Sedat Sarıcı: Siz hani “havalandırma” demiştiniz ya. Neşet Ertaş babasına “sen niye beste yapmıyorsun” diye soruyor. Babası da diyor ki; “bizden önceki besteciler o kadar güzel şeyler bestelemişler ki, bize yapacak şey bırakmamışlar. Bize ancak onları havalandırması kalıyor” demiş.

Erkan Oğur: Neşet’in yaşam biçimi, hayatı müziğine sebep olmuştur. Ayrıca yöresinin müziğini taşıması, bir de Abdal geleneğinden gelmiş olması esastır. Onlar müziği geçmişten, atalarından taşıyan insanlar. Yani müzik genlerine işlemiş. Müzik onların hakkıdır.

HALK MÜZİĞİ BİTEBİLİR 

İsmail Hakkı Demircioğlu: Urfalı Ali Divani var. Urfa-Kısas yöresi deyişlerini icra ediyor ve cem’lerini yönetiyor. Artık Neşet ya da babası gibi kimseler yok. Çünkü yaşam biçimlerimiz değişti. Birbirimize benzemeye başladık. 

Eskiden farklı kişiliklerle karşılaşabiliyorduk. Köy yaşantısı kalmadı, o yüzden farklı insanlarla karşılaşamıyoruz. Artık ortak bir kültür oluşmaya başladı. Herkes aynı televizyonu izliyor, aynı kanalları takip ediyor, aynı şeyi giyiniyor, özgünlük kalmadı. Adam köyünde yaşıyordu. O yüzden farklı olabiliyordu. İnsani, felsefik ve düşünce olarak vardı. Hatta daha ötesini söyleyeyim. Başka yerlerde de söyledim. Halk Müziği’nden de emin değilim. “Halk Müziği” dediğimiz müzik formu ilerde farklılaşabilir. O bestelerin olması için o tip yaşantının olması lazım.

Erkan Oğur: O zaman netice şu; ne yaşıyorsan en fazla onu müzikleyebilirsin. Belki de sadece hayal edebilirsin.

Suzan Beyazıt: Ama belki de Halk Müziği bugünün etkileşimleriyle başka birşeye evrilecek. Böyle olmak zorunda. Doğanın kanunu da bu değil mi? Hiçbir şey aynı kalmaz…Bir şekilde çağa ayak uydurmak zorunda.

Erkan Oğur: Tanımladığımız şey Halk Müziği, o kadar zengin ki. Biz onu tüketmiş vaziyette değiliz. Çünkü çok büyük bir zenginlik. Hatta ona gücümüz bile yetmeyecek. Ama mutlaka bir değişim olacak. Kainatın gidişi de hep değişim içindedir.

ASLINDA KLASİK OLAN HALK MÜZİĞİ’DİR 

Ben sanatımızı Klasik Türk Müzik Sanatı olarak adlandırıyorum. Aslında klasik olan “Halk Müziği”dir. Çünkü binlerce yıldan süzülüp gelen, sağlam köklere ve edebi içeriğe dayanan özelliğiyle kalıcı olan odur. Klasiğin manası da bu olsa gerek. 

MÜZİK ZEKA, VE ESTETİK GELİŞTİRİR, SAĞALTIR

Müzik zekaları geliştirir. Vakarı yoksa kulaklar sağırlaşıyor. Onu doğrultamıyor insanlar. Onu duyuyorlar, onu belliyorlar. Sesler arasındaki mesafeyi bazıları yanlış sundukları için armoni dediğimiz uyum gelişemiyor, ritm anlayışları ilkelleşiyor. Kulaklar törpüleniyor. Etrafımızda küçük yaşlardaki genç insanlarımızı etkilen uyumsuz sesler yayınlandığı için (güncel müziklerdeki sorunlar) insanların zekasını olumsuz etkiliyor. Affedilmez.

İsmail Hakkı Demircioğlu: Bir de makamsal özellikler var. Bilindik bir türküyü yapıyorlar mesela, ama o türkü makamsal özellikler taşıyor. Makamsal yapıda kullanılan koma adı verdiğimiz ara notalar var. Bu komaları kullanmadan makamsal müzik yapıyorlar ve bu yanlış oluyor.

SESLER, NOTALAR KONUSUNDA SEÇİCİ OLACAKSINIZ, TİTİZ OLACAKSINIZ,  SORUMLU OLACAKSINIZ…

Erkan Oğur: Makamsal yapı kulanılmadan yapılan bazı işler doğru, bazıları ise yanlış olabiliyor. Bazen de makamsal yapı kullanılarak yapılan işler doğru kurgulanmamışsa, yetersiz kalıyor. Sesler, frekanslar konusunda seçici olacaksınız, titiz olacaksınız. Sorumlu olacaksınız. Müzik sanatı sorumluluktur.

Bir sesin bütün seslerle ilişkisi var. Sadece sen bu ilişkide koordinasyonu iyi bileceksin. Başka seslerle ilişkisi başladığında duyduğunuz Do başka bir Do olabilir. İyi bir müziksel duyma eğitimi insanlarımıza verilmediği müddetçe anlaşılması mümkün değil.

Suzan Beyazıt: Armonik kurallar sistemi ya da eğitimi Batı’da bir şekilde kurumsallaşmış  durumda. Bizdeki eksiklikler neler?

Erkan Oğur: Bizde olmamasının nedeni eğitimi yok. Okulu yok. Sistem yok, disiplin yok, kitabı yok, defteri yok. Yok da yok yani. Gerçekleştirilmesi dileğimizdir.

Suzan Beyazıt: Peki, neden geliştiremiyoruz?

Erkan Oğur: Bizde daha kemancı yayı aşağı mı çekecek, yukarı mı çekecek, onun bile disiplini yok. Bir keman grubumuza baktığımız zaman biri aşağı çeker, biri yukarı çeker. 

Gördüğü notayı ya da kafasındaki melodiyi çalmaya çalışıyor ama yayı aşağı doğru çekerken, ses biraz pes, yukarı doğru çekerken hafif tiz duyulur. Aralarında maalesef bir iki koma entonasyon farkı oluşuyor. Biz ona entonasyon (ses kayması) bozukluğu diyoruz. Ortaya çamur gibi bir müzik çıkıyor. Hala bu disiplin oturmamıştır.

Sedat Sarıcı: Söyleşimizin hemen başlarında emeklerinizin karşılığını alamadığınızı söylemiştiniz. Ülkemizde telif hakları, olması gerektiği gibi tam kurumsallaşamadığı için eser sahipleri hak ettikleri ölçüde emeklerinin karşılığını alamıyorlar.

İsmail Hakkı Demircioğlu: Evet, yarım yüzyıldır çabalayıp duruyoruz. Bir şey olduğu da yok. 

Sedat Sarıcı: Sizse, albümlerinizden şimdi kurmakta olduğunuz okula kadar elde etmiş olduğunuz değerlere, kişisel gayretlerinizle, kendi gücünüzle, ürünlerinizin saygınlığıyla ulaştınız. Özetle, imkanların oldukça kısıtlı olduğu yurdumuzun sanatçıları olarak, yola çıkarken hedeflediğiniz çalışmalara bugün için erişebildiğinizi söyleyebilir miyiz? Bunca albüm ve konserden sonra içinizde ukde kalan, tamamlayamadığınız bir çalışma kaldı mı?

İÇİMDE KALAN BİR UKDEM VAR

Erkan Oğur: İçimde kalan bir ukdem var. Çok iyi bir koro hayalim var. Mükemmel akortlu, çok disiplinli. Mesela 3 bin kişilik, mümkün olsa 10 bin kişilik. Ama öyle zoraki toplama bir koro değil. Hakikaten seslerin çok düzgün, akortlu frekanslarla ifadesini bulabileceği büyük bir koro. 

İsmail Hakkı Demircioğlu: 3 bin kişiyi, 10 bin kişiyi yan yana getirmek oldukça zor olacak.

İNSAN SESİNİN HAŞMETİYLE ARMONİNİN MÜKEMMELLİĞİ BİRLEŞTİĞİNDE ORTAYA ÇOK ETKİLEYİCİ BİR ENERJİ ÇIKIYOR

Erkan Oğur: Ütopik tabii. Gerçekleştirilmesi güç, hayali bir proje zannedilebilir ama insan sesinin haşmetiyle armoninin mükemmelliği birleştiğinde ortaya çok etkileyici bir enerji çıkıyor.

Bir de insan sesiyle ağıt gibi bir eser hayalim de var. Sadece insan sesiyle.

Sedat Sarıcı: Son yarım asırlık süreçte neredeyse yeniden ele alınmadık türkümüz kalmadı ama sizin “Hey Onbeşli” düzenlemenizde olduğu gibi türkünün yeniden hatırlatılması gibi, oldukça farklı bir perspektifle yaklaşılan düzenlemelere çok az rastlayabildik. Cem Karaca da “Niksar’ın Fidanları”nı bambaşka bir melodiyle yorumlamıştı.

Erkan Oğur: Pardon, sözünü kesiyorum. Cem Karaca’yı ayırıyorum. Çünkü o  çok akortlu bir ses. O’nun hakkını vermek lazım. Hem duyma yetisi, hem yorumu açısından onun yeri ayrı.

Sedat Sarıcı: Peki ama Cem Karaca’nın Yoksulluk Kader Olmaz albümünde Terk Etmedi Sevdan Beni’nin girişindeki elektrikli piyano doğaçlama başta olmak üzere, Ahmet Arif ve Nazım Hikmet bestelerinin yanısıra, türkülerimizin armonizasyonunda sizce Uğur Dikmen ağabeyimizin çok ciddi katkıları söz konusu değil mi?

UĞUR DİKMEN’İN ARMONİZASYONU CEM KARACA İÇİN BÜYÜK KAZANÇTIR

Erkan Oğur: Uğur Dikmen ile birlikte çalışmışlığım vardır. Sonra izini kaybettim. Uğur Dikmen’in armonizasyonu Cem Karaca için büyük kazançtır. Ama bütün bunlar makamsal müzik armonizasyonu değildi. Batı’dakinin en uygununu uygulayan bir müzisyendi.

Sedat Sarıcı: Uğur Dikmen denilince heyecandan sorumu unutuyordum. Cem Karaca da “Niksar’ın Fidanları” için diyor ki, “içimden öyle geldi, öyle gittim”. Melodinin aslıyla hiç bir yakınlık yok.

İsmail Hakkı Demircioğlu: Besteledi o zaman.

Sedat Sarıcı: Evet, beste diyebiliriz. Bu anlamda siz, öze sadakat ya da notadan olabildiğince uzaklaşmak anlamında yetişmekte olan genç müzisyenlere bir şeyler söylemek ister misiniz?

İsmail Hakkı Demircioğlu: Sözler yeniden bestelenebilir. Ona kimse bir şey diyemez.  Zaten bazı türkülerin varyantları var. 

Erkan Oğur: Varyantı olanlar var, benzemeyen olanları da var. Ama asıllarına dokunmak sorumluluk ister.

İsmail Hakkı Demircioğlu: Öyle bir şey yasaklamak gibi bir bakış olamaz. Halk Müziği’mizde aynı sözlerin başka bestelerle söylendiği bazı örnekler var. Ama orijinal de söylenebilir. Bu kişinin kendisine kalmış bir şey. Orijinalden uzaklaşmak isteyen uzaklaşabilir. Varyantı veya benzerini deneyebilir. Hatta hiç birbirine benzemeyen ama sözlerin aynı olduğu örnekler de var.

Erkan Oğur: Evet, varyantı olabilir ama öyle türkülerimiz de var ki, aslına hiç dokunmadan, elden geldiğince orijinali koruyarak yorumlamamız gerekir. Mesela Celal Güzelses’in (1899-1959) ‘Apdo’nun Mezarı’ adlı uzun havası var. Böyle bir daha erişilemeyecek seviye veya eserlerin orijinaline dokunmamamız gerekir.

İsmail Hakkı Demirci: Mesela ‘Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri’nin hem Muharrem Ertaş, hem de Ruhi Su seslendirdi. Her iki usta da bambaşka yaklaşmışlar. Elbette Muharrem Ertaş ustamızın yorumu, çığırması başka bir boyutta. Haykırıyor. 

Erkan Oğur: Bozlak kültürü bu tür yorumlara çok açık. Bozlak, acı acı haykırmak anlamında kullanılıyor. Zaten “bozlak” kelime kökeni olarak bozulamaktan geliyor. Bağlamada “Bozuk düzen” dediğimiz bir de akort sistemimiz var. 

Komşu sazı “buzuki” de, bozuk dediğimiz bağlamadan türemiştir. Buzuki çalanlar, iyi bağlama çalanları çok takdir ederler. 

İsmail Hakkı Demircioğlu: Yunanlılar bizim müziğimizi tampere hale getirmişler. Komaları atıp, tampere yapmışlar. 

Suzan Beyazıt: Peki makam müziğinin armonizasyonu yapılamaz mı?

Erkan Oğur: Elbette yapılabilir. Bir ses varsa, onunla ilgili mutlak başka sesler vardır. 

Suzan Beyazıt: Erkan Ağabey, Halk Müziği’mize dair bunca bilgi ve birikiminiz varken, neden bütün bu deneyimlerinizi kitaplaştırmıyorsunuz?

Erkan Oğur: Bizim bilgimiz suyunun suyu. Anlatılabilecek çok konu da var tabii. Herkesin belli bir birikimi var. Aktarılabilir. Kimisi yazar çizer. Ben eğitirken kendi tecrübelerimi bire bir paylaşacağım.

Sedat Sarıcı: Erkan ağabey, izniniz olursa gazetemizde okulunuzdan bahsetmek isteriz. Okulumuzun adı ne olacak?

Erkan Oğur: Bahsedebilirsiniz. Okulun adı Gümüşlük Erkan Oğur Müzik Okulu olabilir.

Sedat Sarıcı / Suzan Beyazıt: Bunca koşuşturma içinde bizlere zamanlarını ayıran iki ustamıza teşekkürler ederek, kolaylıklar dileyerek yanlarından ayrıldık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.