Geçmişin dönülmezliği

Geçmişin dönülmezliği

0
PAYLAŞ

Sağlıklı bir belleğe, buna göre tutarlı ve sağlam bir bilince sahip olmayan kimseler gözlerini geçmişten ayıramazlar, geçmişle yatar geçmişle kalkarlar. Belleklerinin tutuculuğuna şaşarsınız: en küçük bir ayrıntıyı bile unutmazlar ya da ziyan etmezler. “Hani sen bundan yirmi yıl önce sizin bahçede bana demiştin ki…” İyi bir bellek kendini boş bir geçmişe göre kurmaz, insanlığın ortak geçmişine olduğu kadar insanlığın ortak geleceğine göre kurar. O zaman bilinç yaratıcı bir güç olarak etkin olur. Sağlıklı bir insanın gözünde geçmiş ancak geleceğe güç verdiği, geleceği kolaylıklar sağladığı, geleceği açıkladığı ölçüde önemlidir. İyi bir tarihçi bile geçmişle olan bağını geleceği kurmak adına sürdürür. André Gide okumakla eskitemediğimiz o güzelim yapıtında, Dünya nimetleri’nde şöyle der: “Geçmişin sularını yeniden tatmayı hiçbir zaman isteme Nathanaël. Nathanaël, gelecekte geçmişi bulmayı hiç düşünme!”

Rüzgarın peşinden koşar gibi yırtık pırtık bir geçmişin peşinden koşan insanların durumu gülünçtür: geçmişe hayrandırlar, o yüzden ne olduğunu bilmedikleri bitmiş bir şeylere doğru sürekli hamle yaparlar. İnsanın bilmediği bir geçmişle içli dışlı olmaya çalışması gerçekten gariptir. Düşsel bir geçmişin üzerine çeşitli biçimlerde ulusçu savlar geliştirenler çoktur. Karacaoğlan’ın tadını alamamış, Fuzuli’den habersiz, Necati’nin kim olduğunu iki satırla olsun bilmeyenlerin kendi uluslarına hayran olmaları size de garip geliyordur. Birinin kendini aşan bir şeylere gereksinim duymasını anlamamak olacak şey değil. Ama insan hiç değilse zahmet edip şu benim bilmeden hayran olduğum geçmiş nasıl bir şey acaba gibilerden bir telaşa düşmez mi?

Ne zaman bir yerde bir konuşma yapsam biri çıkıp şu soruyu ne yapıp yapıp sorar: “Efendim, vaktiyle köy enstitüleri kapatılmamış olsaydı bu duruma düşmezdik değil mi?” İyi niyetle sorulan bir soruya öfkeyle karşı çıkmak olmaz. Anlatmaya çalışırsınız ki köprülerin altından nice sular geçmiştir. Dünyanın her yerinde köyler yavaş yavaş tükenmekte, toprakta çalışanlar bile artık birçok yerde kentte oturmaktadır: onlar sabah erkenden otobüslerine binip çiftliklere giderler, toprağı işleyip akşam gene otobüsle evlerine dönerler. Amaç iyi eğitimse bunu ancak iyi bir eğitim planlamasıyla gerçekleştirebilirsiniz. Gelgelelim kimsenin bu yönde köklü ve yapıcı bir çaba içinde olmadığı bellidir. Köylü aydını yetiştirerek ülkeyi kalkındırmak düşü boş bir düştür.

Kafayı gelişigüzel kullanmayı alışkanlık edinmiş ve ömründe doğru dürüst bir düşünme çabası içine girmemiş insanlar bilir bilmez konuşmakta son derece ustadırlar. Zaman zaman bunun pek ilginç ve pek eğlendirici örnekleriyle karşılaşıyorum. Geçenlerde Assos’da iki günlük felsefe toplantısında ilk gün bir konuşmacıyı dinleyip bir başka konuşmacıyı dinlemeye hazırlanırken arkamda oturan gencin yanındaki kişiye toplantıyla ilgili açıklamalarda bulunması dikkatimi çekti. Bir ara arkadaşına şöyle dedi delikanlı: “Yarın son konuşmayı Afşar Timuçin diye biri yapacak. Bu adam cahildir, hiçbir şey bilmez. Dolayısıyla onu dinlemeye değmez. Bilinen bir tek kitabı var Aşkın metafiziği adında. Onda da adam baştan sona karısını nasıl aldattığını anlatıyor.”

Benimle ilgili söylediklerine aldırmam. Biz yaşam sahnesinde bir gün bile önemli adam oyunu oynamadık. Cahilliğim tamam da kitapla ilgili bilgi yanlış. Sözünü ettiği Aşkın metafiziği Schopenhauer’ın kitabıdır. Bendenizin böyle bir kitapla hiçbir ilgim yoktur. Benim kitabımın adı Aşkın diyalektiği’dir ve onda karımla ya da herhangi bir kişiyle benim ilişkimi açıklayan herhangi bir bilgi kesinlikle yoktur. Bunu arkadaşlara güle güle anlattığımda “Yahu keşke adama dönüp kendini tanıtsaydın ve yanlışını anlatsaydın” dediler. Ben de şöyle dedim onlara: “Olur mu öyle şey! İyiden iyiye yırtık biri değilse yerin dibine geçer zavallı. Varsın Schopenhauer’ın kitabını benim bilsin. Ben bu yanlışını düzeltince o bu kafayla bütün yanlışlarından arınmış ve son kalan yanlışını da benim yardımımla düzeltmiş mi olacak?” Yalnız, iki gün güldüm.
Kalkıp İstanbul’dan ya da Ankara’dan kış kıyamet Assos’a geliyor. Amacı zihnini biraz daha aydınlık kılmak… Bizler adamın zihnini aydınlık kılma çabasına ne ölçüde katkıda bulunuyoruz, onu bilemem. Ama onun birazcık neyin ne olduğunu bilmeye çalışması gerekmez mi? O kadar zahmete önyargılarınla gelip önyargılarınla dönmek için mi katlandın arkadaş? Ben daha çok geçmişe bakıyorlar diyorum ama o da tam değil. Ne geçmişle ne gelecekle işi var aydınımızın. Önyargılarını gezdiriyor oradan oraya. “Darbe mi değil mi” sorusuna takılıp kalmış bir garip insan işte. Önyargılar böyledir, kapıdan atarsınız bacadan girerler. Sonra da acılı bir yaşam: “Amca testereniz var mı?” “Ne yapacaksın yavrum?” “Oğlunuzu öldürdüm de onu parçalayacaktım.”

BİR CEVAP BIRAK