Gene Asaf Halet için

Gene Asaf Halet için

0
PAYLAŞ

Asaf Halet Çelebi’nin şiirinde gördüğümüz masala sığınma tutkusu bize göre trajik olanın verdiği acıyı biraz olsun dindirmekten, en azından ikide bir bir takıntı gibi bilincimizi tutan hiçlik duygusunu renkler ve biçimler altına gizlemekten başka bir anlam taşımaz. Ölümden kaçış her bilincin ortak çabası gibidir. İnsanoğlu ölümden kaçamayacağını bile bile ölümden kaçar. Asaf Halet Çelebi de şiirinde ölümden kaçar, kaçabildiği kadar kaçar. Gerçekleri kalın bir düş örtüsüyle örtmek diyebiliriz buna. Gene de ölümü gizleyemez o da bizim gibi: o örtünün şurasından burasından ölüm görünür. Yoğun ve oldukça ayrıntılı bir düş dünyası bizi gizemciliğin tüm sorunlarıyla yüzyüze getirir. Ussalı geriye çekmek, sezgiseli öne çıkarmak bu yolda yapılacak ilk iştir ya da en önemli iştir. Gizlerin ve gizemlerin alanında sezginin çılgın atına bindiğimizde görülmedik, bilinmedik dünyalara gideriz. Bu biraz da yapay bir kurtuluştur: biz istemedikçe hödüklükleri, kötülükleri, yabancılıkları, ihanetleri olmayan bir yere çıkmışızdır. Buna kendimizi kandırmak diyebilirsiniz, sizin bileceğiniz iştir, ya gerçekçilik adına kendini kandıranlara ne buyurulur!

Bergson’cu bir sezgi burada bütün sorumluluğu üzerine alır. Ne var ki bu tür bir sezgi sorumluluğu daha baştan sırtından atmıştır: olursa olur, olmazsa ya yoktur ya da biz sezemeden geçip gitmiştir. Boş yere geriye bakma, önüne bak! Önündeki çeşmeden iç içebildiğin kadar. Bilgi anlayışını estetiğin buyruğuna veren Bergson bizi XIX. yüzyılın katılıklarından kurtarıp bir düşler dünyasına ya da inanç dünyasına sessizce sığınmaya çağırmıştı. Bilimden dine kaçış diye belirleyebiliriz bunu. Bu sezgi Descartes’ın sezgisine hiç ama hiç benzemiyordu. Descartes’ın sezgisi durup duranı, Bergson’un sezgisi akıp gideni görür. Her şey akıp gidiyordu, üstelik Herakleitos’un Logos’u da yoktu ortalarda. Yakaladın yakaladın şu an’da akıp giden şeyi, o şey neyse, yakalayamazsan bir daha yüzünü göremezsin.

Her gerçek sanatçı gibi Asaf Halet Çelebi de sanatın göstermekten çok sezdirmekle ilgili olduğuna inanır. Gerçekçilik savının  peşine ne kadar giderseniz gidin, sanatın alanında her zaman gizlerle ve gizemlerle kendini duyuran bir derinlik olacaktır. Bu yüzden yani kolay kolay anlatılamaz olanı anlatabilmek için Asaf Halet Çelebi simgelere başvurur. Kurduğu simgeler bazen bizi anlama ulaştırır bazen de anlama giden yolumuzu keser. Yapılacak pek bir şey yoktur. Öznellikleri ağır basan bir şiirin çok açık ve çok aydınlık olmasını elbette bekleyemeyiz. Öznellikleri ağır basmayan şiirler bile belli ölçüde öznelliğin renkleriyle örüldükleri için her zaman karşımızda apaçık durmazlar. Apaçıklığa o kadar tutkunsak “manzume” okumamız doğru olur.

Asaf Halet Çelebi’nin zaman zaman gerçeğin ötelerinde bir yerlere kaçan hatta zaman zaman da aşkın dünyaya kadar uzanan şiiri garip bir biçimde gizemcilikle insancılığı bağdaştırır. Bu bizi şaşırtmamalı. Gerçekte gizemcilikle insancılık özellikle tarihsel gelişimlerine baktığımızda birbirine taban tabana karşıt iki bakış biçimi olarak görünecektir. İnsancılık Ortaçağ’ın sonlarında dinci-gizemci eğilimlerin karşısına dikilmiş, insanın dikkatini gökten yere indirmiş, bu dünyanın değerini bildirmek adına tanrıtanımazlığın sınırlarına kadar ilerlemiş bir anlayış değil midir? Öyleyse nasıl olur da bu iki karşıt kavrayış bir şiirler toplamında bir araya gelebilir? Olur, neden olmasın. Asaf Halet Çelebi’nin gözü bir yandan doğaüstündedir bir yandan da insandadır. Aşkınlık kavramlarının arasından ve masalsı ögelerin aralıklarından pırıl pırıl insan sevgisi görülür. Şairin çizdiği görünümlerde hem yadırgatıcı ölçülerde bir üst dünya hem de bu dünya vardır. Masal iki dünyayı birleştirir gibidir: halayıklar, haramiler, billur saraylar, cariyeler, çin padişahının kızı gibi imgelerin zaman zaman korkulu imgelere dönüştüğünü görürüz. Bu imgeler çok zaman Edgar Allan Poe’daki gibi ürpertici imgelerdir.

Bu masalsı dünyanın arkasında bir çocuk duyarlılığı gizlidir. Gerçek anlamda sanatçı olmak ancak çocuk olmakla, içinde yitirilmemiş ama büyük ölçüde ussallaştırılmış ya da yeniden usla gözlemlenmiş bir çocukluk taşıyor olmakla olasıdır. Çocukluğumuzun ilk örnekleri sanatta kurucu ve açıklayıcı ögeler olarak etkindirler. Sanatın öngörüsü elbette her şeyden önce çocuk ruhsallığının öngörüsüdür. Çocuk deşici bir bakışla bakar, tıpkı sanatçı gibi. Çocuk olmak dünyanın keşfine çıkmış olmaktır, tıpkı sanatçının yaptığı gibi. Asaf Halet Çelebi de besbelli çocukluğunun izlenimlerini canlandırarak bir masal dünyası kurar: insanı görmek ve göstermek için.

BİR CEVAP BIRAK