GERÇEKLİĞİN İDRAKİ

Türkiye’nin savruluşuna hepimiz üzülüyoruz, fakat her nedense siyasi erk ne durumdan ne de halkın huzursuzluklarından zerre kadar üzüntü duymuyor, üstüne üstlük durumdan oldukça memnun ve mesut bir görüntü sergiliyor. Demek ki, büyük filozof Hegel’in dediği gibi, insanlar ve toplumlar içinde bulundukları durumu algılayamıyor. İçinden çıkıldıktan sonra yapılan algılamanın ise hiç kimseye bir yararı olmaz. 

Değerli okurlarım okuduğunuz bu yazıyı, siyasi, erkin fevkalade anlaşılır şekilde dayattığı (siyasi mesafe kuralı!) na uygun kutlama programının icra ve idrak edildiği günde yazıyorum. Evet, siyasi erkin geleneksel olarak dayattığı kuralı bu kez de icra ediyoruz, fakat artık salt icra etmekle kalmıyor, bu siyasi tiyatronun arkasındaki vahim tabloyu da artık mükemmelen idrak ediyoruz. Bunun için belki de var olan siyasi kadroya minnettar olmamız gerekmektedir. Zira şöyle bir düşünelim, 18 yıllık giderek koyulaşan kâbus yaşanmamış olsaydı, durumu fazla algılayamadan ite kalka yürüdüğümüz yolu, her yıl anlamına inmeden “Çıktık Açık Alınla On Yılda Her Savaştan” söylemleri ile sürdürürken belki de bugünkünden çok daha güçsüz koşullarda böylesi karşıt bir siyasi kadro ile karşı karşıya gelmiş olabilirdik. Olası öylesi vahim durumda, var olan siyasi iktidarın tüm çabalarına rağmen toplumun çağa uygun güçlü temellerini fazla sarsamadığı için savrulduğu asabiyet ve hukuksuzluk sinyalleri dahi vermeden ülkeyi suhuletle küreselleşmenin ve emperyalizmin kucağına atma işlevini mükemmelen yerine getirmiş olabilirdi. İşte bugünlerde yaşadığımız ve trajedi olarak algıladığımız durum ülke yandaşları için bir test ve idrak aşamasıdır. Umalım ki, bu aşamada ülke yandaşları, gafilleri de ikna edip kendi cenahına çekerek giderek yükselen fırtınalı koşullarda ülkeyi hep birlikte sulh ve sükûna kavuşturabiliriz.

Şimdi meseleyi biraz açalım. Bu aşamada yüzeyde görülenlerle iktifa etmeyip, yüzeyin karmaşık arka planına geçmeliyiz. Rahmetli Erbakan gurubu bir siyasi partiden öte bir siyasi hareketti. Fakat emperyalistlere kendisini çok açık edince sistem dışına itilmesi gerekiyordu. Sistem dışına itilen bu hareketten çıkarılan maden(!), içe farklı gösterilerek iktidara taşındı. Bu aralarda, Fetullah Gülen Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin anayasa düzenini değiştirme iddiaları ile açtığı dava günü olan 19 Mart 1999 tarihinde ABD’ye gitti. Sebepler farklı da olsa, Fetullah Gülen’in ABD’ye gidişi ile Rahip Brunson krizi analojiktir. Şöyle ki, içerikleri farklı da olsa her iki olayda da devletlerarası örtülü işbirliği söz konusudur. Bu konuyu, dönmek üzere burada bırakıp, bu bağlamda uluslararası politikaya kısaca göz atalım.

Ortadoğu, İsrail’in mevcudiyeti, petrol, su vb sebeplerle Rusya ve Çin’e rağmen diğer emperyalist gurup tarafından hâkim olunması gereken önemli bir bölgedir. Belki de dünyanın en önemli siyasi-askeri harekât bölgesidir Ortadoğu. Türkiye ise bu karmaşık bölgede İran ve Mısır ile üçüncü önemli ülkedir. Türkiye’nin önemi salt kendi cesametinden gelmeyip, ABD ile yakın ve dostane(!) ilişkileri dolayısıyla Ortadoğu bölgesinde ABD manevra alanında görev alabilme potansiyelinden de kaynaklanmaktadır. Nitekim Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanlığı yüksek rütbesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na layık görülmüş olup, bu vazife şükran hissiyle kabul görmemiş midir? Zira ABD’nin Ortadoğu bölgesinde Türkiye çok yönleriyle İran ve Mısır’dan öndedir. Akrabalık ya da Osmanlı kalıntıları zihniyeti yanında, dil, din vb gibi sosyal dokularla da Türkiye Ortadoğu’da en elverişli stratejik ortak(!) konumundadır. Bu durumu da, Fetullah gurubunun Sovyet işgal alanı dâhilinde açtığı okullarla, akrabalık, dil, hatta din gibi sosyal üst-yapılarla Türkiye üzerinden ABD hâkimiyetinin kurulmasına analojik görmek gerekir.  O kadar ki, Türkiye’de hiçbir ecnebi okullarda kendi ülkelerinin marşları dinletilmezken, Fetullah okullarında fevkalade saldırgan şekilde İstiklal Marşı okunduğu dillendirilirdi. Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolü de buna benzer şekilde projelendirilmiştir. Türkiye imam hatipleştiriliyor, gençlerimiz felsefe ağırlıklı araştırmacı ve sorgulayıcı eğitimden skolastik itaatkâr ve ezber eğitime yönlendiriliyor gibi tüm sosyal çökertiliş projeleri bir yandan Araplaştırılmaya, diğer yandan da Ortadoğu’da emperyalistlerin rollerini yüklenmenin perdelenmesine yönelikti.

Mesele bu kadarla da bitmiyor. Bir de kapitalizmin çöküş aşamasında Batı dünyasında atıl kalan parasal ve üretici sermayeye üretim yeri ve pazar olarak mekân gerekiyordu. Maalesef Türkiye’yi böylesi raya oturtmak için zemin de hazırdı; hem de derin krizdeki ülkeyi kurtarma görüntüsü altında! 2000 IMF-Derviş Programı ve AKP’nin büyük bir sadakatle uyguladığı, bazı aklı evvellerin de uygulamalarıyla AKP’yi olumladığı politika aslında Türkiye için değil, krizdeki kapitalizme Türkiye çapında nefes aldırmaya yönelikti. Programın özü, Türkiye’nin sanayisizleştirilmesi ve piyasalaştırılması yoluyla Batı’nın onca atıl sermayesinin bir şekilde nemalandırılmasını öngörüyordu.

Peki, bu program ne yaptı? Bu program yüksek faiz ve baskılı kur politikası ile emperyalizmin bol serseri parasını Türkiye’ye çekti. İktidar bu para yanında, yap-işlet-devret ya da kamu-özel işbirliği soyguncu projelerle inanılmaz ihaleler gerçekleştirerek hem dolaylı yollardan siyaseti finanse etti hem de siyaset-seçim vitrinine, ileride torunlarımızın ödeyeceği borçlarla anlamlı-anlamsız seçim arpaları koydu. Halkımız da kalkınıyoruz sandı. Oysa süreç gerçek ve uzun dönemli kalkınma değil, bir yandan Batı’nın her alanda piyasası konumuna getirilmiş ekonomiye para desteği (borç), diğer yandan da ihaleler yoluyla bütçe üzerinden borç oluşturma süreci idi. Doğal olarak her borç bir gün ödenme aşamasına gelip, alacaklılar kapıya dayanacaktı. İşte o zaman döviz yükselir, ulusal para değer kaybeder, halk yoksullaşır. Evet, döviz yükselişinde dış saldırı vardır, ama bu saldırı, kısaca anlatıldığı gibi dolaylıdır ve ülkeye verilen narkozu akıllı ya da çıkarcı siyasilerin kendi çıkarı ve amacı doğrultusunda halkına yutturmasından ibarettir. Borç ödeme zamanı gelip durum pembe görüntüden matlaşmaya ve kararmaya dönüşünce siyaset asabileşir, durum halka yansımasın diye medya baskılanır ve yandaşlaştırılır, durumu açık edenlerin yargıda hak aramaları siyasi tünele takılır, üniversiteler de yandaşlaştırılır ve baskılanır. 

Halkın büyük bölümü tedricen yoksulluk düzeyine gerilerken, bir yandan cemaatleşme yoluyla tarikatlar ve yükseltilen dincilikle ideolojik aygıtlar devreye alınır ve güçlendirilir, bütçede de sosyal harcamalar yükseltilir. Halk da gerçek yaşlı ve ihtiyaç içindekilere gidenler dışında kalan harcamaların devletin şefkatini değil, devletin basiretsiz politikasını gösterdiğini düşünemez.  

Siyasi erk yüklendiği sorumlulukların boyutunun siyasi kadrajı aştığı düşüncesiyle iktidara abanırken, bir yandan Aya Sofya ya da Kariye’ye çökmek gibi büyük devlet anlayışıyla bağdaşmayan gösterilere, diğer yandan da 18 yıl inşaatçılığa soyunmuş devleti şimdilerde de, müteahhitlik mesleğine(!) aykırı olarak, teknoloji yoğun yatırımlara yönlendirme söylemleri ile işi götürmeye çalışırken, ağır dış borcu da, bir bankacı arkadaşımın ifadesiyle, iç borca çevirerek halkın döviz birikimini devlet tahvilleri ile emip geçici olarak bu süreci kapatmaya çalışabilir. Peki, yarın halk devlete verdiği borcu faiziyle geri isteyince olacak? 

Daha derine inmeden bu kısa üşünce yumağını yolun sonuna gelindiğini hatırlatarak bitirmek durumundayım. Lütfen düşünelim, içinden geçtiğimiz bu karanlık dönem bize bir ikazdır, bir sınavdır. Şöyle ki, içinden geçtiğimiz karanlık, Cumhuriyet’in kuruluş ve devletçilik dönemleri hariç, Demokrat Parti iktidarından itibaren yarım yüzyıldan fazla sürede fazla çaba göstermemiş, rahat ve huzurla uyumuş olduğumuzun görüntüsüdür. Düşman uyumaz! Öteden beri Türkiye’de “dış güçler” sloganı kullanılır. Evet, bu dönemde de dış güçler iç müttefiklerle görev yapmıştır; kısacası, siyasi diyalektik çalışmıştır. Ancak, bu karanlık dönem uygulamalı öğrenme dönemidir. Öğrendik, lütfen artık uyanalım. 30 Ağustoslar’ı 29 Ekim’leri, 23 Nisan’ları yasaklı kutlama programlarını üzülerek değil, hatta güneşi görmüşçesine mutlu olarak diyalektiğin derinine inerek anlayalım ve uyanalım, birlik olalım ve bu derin projeyi Lozan gibi yırtıp, atalım!  

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.