Gerçekliğin neresinde durmalı

Gerçekçilik insanın kendini ve evreni tanıma yolunda ulaştığı en eski bakış biçimidir. Uygarlaşmaya ilk adımı atan insan zorunlu olarak gerçekçiydi, gördüğünün ötesinde daha başka bir şeylerin olabileceğini düşünmüyordu. İnsanoğlu kendini ve evreni tanıdıkça gerçekliğin bu kadar basit yapılı olmadığını gördü ve gerçekçiliğin sınırlarını genişletti. Çeşitliliğin ötesinde değişkeni de sezebiliyordu artık. Gerçekçilik XIX. yüzyılda bir kavrayış olmanın ötesine geçip bir yöntem oldu ve bilimde sanatta felsefede bir tutum olarak benimsendi. Bu tutum sanatta doğalcılık diyebileceğimiz bir bakış biçimine dönüşme eğilimi de gösterdi. Bir tür aşırı gerçekçilik diyebileceğimiz doğalcılık sanatı bilim gibi evrensel doğrular ortaya koyabilecek bir alan diye görmek isteyen sanat adamlarının işi oldu. Örneğin Zola sanat da bir çeşit bilimdir diye düşünüyordu. Felsefenin diliyle konuşursak sanatta özne’yi ortadan kaldırırcasına nesneye ağırlık vermekti bu. Bilim gerçekten öznel ögeleri dışa atabildikçe bilim olur ama sanatta bunun bir karşılığı yoktur.

Dünyayı kendi gözüyle görmekle herkesin gözüyle görmeye çalışmak arasındaki ayrımı unutmamalıyız. Herkesin gözü diyebileceğimiz ortak bir göz yoktur, ortak göz kavrayışı bilime sanata felsefeye aykırı düşer. Duyguculuk ondan bir yüzyıl önce öznelliği temel alarak tek insan gerçeğini ortaya koymak istedi. Şimdi de doğalcılar bu tek insan gerçeğinin yerine bütün insan gerçeğini koymaya çalışıyorlardı. Gerçek gerçekçiler gerçekçilik gerçekliğin belli bir açıdan görülmesidir ilkesini benimsediler. Örneğin bilimlerin bize sunduğu bilgiler evrensel bir geçerlikte de olsa tek insanın çabasıyla ortaya konmuş bilgilerdir. Örneğin Shakespeare’de kendini ortaya koyan bilgi evrensel uzanımlı da olsa öncelikle Shakespeare’in açısından görülmüş gerçekliğin bilgisidir.

Sanatta kesinlik adına bilimle yarışmayı düşünmeyen bu gerçekçi bakış XIX. yüzyılda şiirde Baudelaire’in ve romanda Flaubert’in sanat anlayışında en yetkin anlatımını bulmuştur. Les fleurs du mal’in (Kötülük çiçekleri) ve Madame Bovary’nin aynı yıl yani 1857’de yayımlanmış olması ilginçtir. Buna göre 1857’yi sanatta yeni gerçekçi kavrayışa geçişin miladı olarak görmek yanlış olmaz. Bu dönüşümde o yüzyılın bilimsel kavrayışlarının belirleyici etkilerini de görebiliyoruz. O zaman felsefenin kanatları altında yüzyıllarca yaşamış olan iki bilgi alanının, ruhbilimin ve toplumbilimin bilime dönüşmesiyle, bu yolda felsefenin kurgusal dünyasından çıkıp deneyin ve gözlemin dünyasına geçmesiyle belirgindir. Wundt’un 1879’da Leipzig’de ilk deneysel ruhbilim laboratuarını açması insanın kendi iç derinliklerini tanıması açısından bir devrim olmuştur. Ancak ruhbilimin bir günde ya da bir haftada bilimsellik niteliği kazandığını düşünmek yanlış olur. Onun bilimselliğini deyim yerindeyse çok önceden ingiliz filozofları hazırlamaya başlamışlardı.

Gerçekçi sanatın bilgiyle derin bağları olduğu ya da olması gerektiği tartışma götürmez. Bilgi yoksunu sanatın gerçek anlamda sanat olma şansı yoktur. Gerçek gerçekçilik gerçekliğe belli bir açıdan bakmakla olur derken bu belli açının nasıl oluştuğunu da inceden inceye düşünmek gerekir. Estetikçilerin göz olmak dediği yetkinliğe sanatsal arayışlarla olduğu kadar insanın somut bilgisiyle ulaşabiliriz. Bu bilgi de öncelikle felsefenin sonra da öbür insan bilimlerinin hatta doğa bilimlerinin ışığında elde edilecektir. Bu yolda XIX. yüzyılın başlarından bu yana bilim olmaya çalışan ve bu arada etkili bilimsel yöntemler geliştirmiş olan estetiğin bilgisiyle de donanmak gerekir. Buna göre al eline kalemi yaz başına geleni edebiyatçılığının bizi sağlıklı bir alana çıkarması olası değildir. Sanat alanı gerçekliklerin araştırıldığı ve sergilendiği bir alansa, onun bir insan araştırması özelliği kazanması gerekiyorsa sanatçının özellikle yetkin bilince ulaşmış olması gerekmez mi?

Sanat adamlığının bilim adamlığı ve felsefe adamlığı gibi özel bir çaba istediği kesindir. Bu da gerçekliği kaba gözle gözlemlemek yerine onunla içli dışlı olmayı, onu yaşamayı ona dönüştürücü bir çabayla yönelmeyi zorunlu kılar. Gerçeklikle içli dışlı olmayı öğrenmiş ve alışkanlık durumuna getirmiş meraklı bir sanat adamının yaratıcılıkta da araştırmacılıkta da sırtı yere gelmez. Gerçekliğin bilincinde olan şair şiirini eleştiren kişiye düşman gözüyle bakmayacak, kendini iyice gözden geçirecek, yetersizliğini giderebilmek için elinden geleni yapacaktır. Eleştiri inancı gerçek aydın ahlakının özünü oluşturur. Sanatı besleyen güç her şeyden önce insanla ilgili bitmez tükenmez bir merakın kışkırttığı arayıp bulma yatkınlığıdır. Bu olmadığı zaman kendimizi ve başkalarını kandırmakla yetiniriz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

twenty − 6 =