Gerçek bir aşk hikayesi

NOT: Mersin’de, orman içinde harika bir tabiatla iç içe yaşıyan kuzenimin evinde öyle bir tatil geçiriyorum ki, değmeyin keyfime… Evin köpeği Bonzo’yu alıp her sabah ve akşam orman içinde yaptığım yürüyüşleri mi anlatayım, İstanbul’un kirli havasını boşaltmak için fazlasıyla oksijeninden fardalandığım çam ormanlarının güzelliğinden mi bahsedeyim bilemiyorum. Cennet gibi bir korunun içindeki havuzda sessizliği ve güzelliği içime çekerek  saatlerce yüzerek ve sık sık  orman yolunda bisikletle turlayarak tüm stresimden arındım burada… Öyle huzurluyum ki, ne siyaset, ne ekonomi, ne savaş, ne krizden bahsetmek istiyorum şu anda… Kuzenlerim, eşleri ve çocuklarıyla yaptığımız uzun muhabbetler sırasında nihayet şu anki psikolojime uygun yazacak bir konu bulabildim… Amcamın kızı Eser’den bir kez daha büyülenerek dinlediğim kız kardeşi Nilgün’ün dillere destan sşk hikayesini anlatmak istiyorum bu yazımda… Umarım hoş bir tatil yazısı olur sizler için de… 

Genç kızlığında güzelliği dillere destandı. Bukle bukle saman sarısı saçları, gamzeli gülücüklerle aralanan kelebek dudakları, ilk bahar çiçeklerinin kışkırtıcı güzelliğine sahip, bir anda büyüleyip karşısındakini sarıp sarmalayan sıcacık bal sarısı gözleriyle garip bir çekiciliği vardı. Kız veya erkek olmanız farketmezdi, bir bakınca bir daha bakmak isterdiniz. Konuşurken yüzünde oluşan o irili ufaklı mimikler, göz uçlarından dudak kenarlarına kadar suratının her köşesine yayılan ve yüzüne o sevimli ifdeyi konduran çukur çukur gamzeleriyle aynı zamanda da çok sempatikti…

Amcam üniversiteyi okuduktan sonra orduda kalmış bir subaydı ve Albay olarak emekli olana kadar Türkiye’nin hemen her yerinde görev yapmıştı. Bu nedenle Nilgün’ün, babasının görevi boyunca bulunduğu her yerde düzinelerce hayranı ve aşığı olmuştu. Bunların çoğu yakın çeverelerinde bulunan teğmenler, üsteğmenler, yüzbaşılardı doğal olarak… Ama  bunun yanısıra o bölgede bulunan mühendisler, doktorlar, banka müfettişleri, yörenin zengin, okumuş gençleri hep peşindeydi… Hangi topluluğa girse hemen dikkat çeker, tüm bakışlar ona çevrilirdi ve hemen bir anda hayran kitleleri oluşurdu çevresinde… Küçücük çocuklar bile onu seyretmekten büyük zevk alırlardı.

Çok şık giyinirdi, pahalı zevkleri vardı… Biraz şımarık, biraz kaprisliydi, hayranlarına kök söktürürdü… Onları önce kendisine aşık eder sonra da yokmuşlar, hiç olmamışlar gibi ilgisinden mahrum ederek sürüm sürüm süründürürdü… Ne hediyeler, ne vaadler, ne teklifler gelirdi onlardan, kabul edecekmiş gibi görünür ama sonunda hepsini reddeder ve yeni hayranlar edinmek üzere eskilerini çevresinden uzaklaştırırdı. Etrafında hep birilerinin ona kur yapmasından çok hoşlanır ama kendisi gönlünü kolayca kaptırmazdı.

Zaten kimseyi beğenmezdi de… Ona göre herkes kusurluydu… Bir kere onu hak edecek erkeğin sadece yakışıklı ve kariyer sahibi olması yeterli değildi. O evinde hizmetçileri ve lüks yaşantısıyla gerçek bir prenses olmak istiyordu, konaklarda yaşamayı, el üstünde tutulmayı hayal edeiyordu… Bu hayallerini anlatırken kendisinden öylesine emin olur ve öylesine gerçek gibi anlatırdı ki, karşısındakiler zaten onu bir masal prensesi olarak gördükleri için bu hayatı ona rahatlıkla yakıştırabiliyorlardı…

Hem karşısına böyle fırsatlar çıkmamış da değildi ki… Doğru zaman doğru insan ve uygun koşullar hiçbir zaman bir araya gelmemişti, belki de bu yüzdendi; o bu fırsatları hep tepmişti…

İlginçtir bu derece kendisini seven ve kendisine güvenen bu insanın kendi kariyerine veya geleceğine yönelik planları hiç de iddialı değildi… En azından başlangıçta… Hep zengin eş, kariyer sahibi eş ve onunla gelecek güç ve ihtişamdı hayal ettiği ama bunu kendi emeği ve bileğinin hakkıyla elde edebileceğini düşünmüyordu hiç… Aslında ailesi ona kendini geliştirmesi ve eğitimini tamamlaması  için her türlü imkanı sağlamıştı. Ama o bu konuda hiç hırslı değildi. Yine de az bir çalışmayla Eğitim Fakültesini Kazanmış ve Dört yıllık yüksek öğrenimini Ankara’da tamamlamıştı. Öğrenciliği boyunca da bir çok hayranı olmuş, bunlardan bazılarıyla flört etmiş ama gerçek aşkı bulamamıştı.

Mezun olduktan sonra ilk görev yeri olarak, Doğukaradeniz’de, Ünye’de Şirin bir köye tayin edilmişti.  Daha önceleri köyler, köylüler pek haz ettiği şeyler değildi… Köy yollarına tırmanmak, çalılar, çırpılar arasında dolaşmak, koyunlarla, ineklerle, haşır neşir olmak, tavuk  gıdaklamaları ve horoz ötüşleriyle uyanmak ona göre şeyler değildi… Evet kendi ailesinin kökeninde de köylülük vardı ve bazı yaz tatillerinde Baba’sının doğduğu köy olan Sarp köyüne gittikleri ve haftalarca kaldıkları oluyordu ama o bu hayatı içselleştirmesi için yeterli değildi. Misafir gibi gidiyor, prensesler gibi el üstünde tutuluyor, etrafında bir sürü hayran kitlesi bıraktıktan sonra tekrar eski hayatına, Ankara’ya dönüyordu. 

Bu kez her şey farklıydı… O artık bir köyde yaşayacaktı…  Mecburen köylülerin ve köy çocuklarının hayatlarına karışacak gerekirse onlardan bir gibi davranacaktı. Bunun için hem heyecanlıydı hem de korkuyordu… İlk kez farklı bir şey yapacaktı hayatında, hem de kişiliğine ve beklentilerine çok aykırı olan bir şey… İdealinde hiç olmayan bir şey…

İlk gelişinde köye, yerleştirmek için annesi ve babası da onunla gelmişlerdi. Yeşilin her tonuyla kaplı, meydanında bir bakkalı,sağlık ocağı ve ilk okulu olan 50 hanelik bir köydü bu. Köyün yarısından çoğuna sahip olan, toprak zengini Tahir ağa karşılamıştı onu. Nilgün’e orada görev yaptığı sürece barınması için, kendi evi olan eski konağın hemen yakınında sonradan yapılmış tek katlı bir bina olan müstakil bir evi hazırlatmıştı Tahir ağa. Nilgün Annesiyle babasını uğurlarken ağlamamak için kendisini zor tutmuştu. Bilmediği garip bir diyarda, yanlız yapayanlız kalacaktı… Koşsa anne ve babasının ardından,bağırsa, durun beni de alın yanınza, burada bırakmayın dese olur muydu…

Tutmuştu kendisini… Bir kez olsun hayatında başkaları için bir şey yapma, onlara yardımcı olma şansı geçmişti eline ve bu şansı kullanacaktı, çok iyi bir öğretmen olacaktı ve bu çocukları geleceğe hazırlamak için elinden  gelen her şeyi yapacaktı; hırslanmıştı, kararlıydı.

Bir köy ilk okulu nasıl bir şeydi, köy çocukları insana nasıl bakardı; bir öğretmen onlar için ne demekti; bu çocuklar ondan ne bekliyebilirdi, bir umut ne kadar büyütülebilirdi bunca olanaksızlıklar içinde, tüm bunlar yeni bir deneyimdi onun için ve sürekli öğreniyordu… Yeni duygular, yeni duyarlılıklar yepyeni idealler yeşeriyordu yüreğinde ve  farketmeden değişiyordu…

Aslında bu aşk daha sınıfa ilk adımını attığı anda doğmuştu bu çocuklarla karşı… Bir başka bakıyorlardı bu çocuklar ona… Evet o her türlü hayranlık dolu bakışa alışıktı, bir çok çocuk da  görmüştü daha önce eteğinin dibinden ayrılmayan… Ama bunlar başkaydı; Bir öğretmenleri olmuştu, hem de bir melek kadar güzel, peri gibi bir öğretmenleri; bunun şaşkınlığı ve sarhoşluğu içindeydiler… Bu şık giyimli, güzel ve zarif  yaratığa, karanlıklarına doğmuş bir ışık hüznesi gibi gözleri kamaşarak bakıyorlardı. Kız erkek hepsi büyülenmişti onun sempatisinden, farklı dilinden, farklı sözlerinden;,gamze gamze yüzüne yayılan o sıcak gülüşünden… Barbi öğretmen diyorlardı ona… Televizyonda gördükleri barbi bebeklere benzediği için…

Köylüler de hayrandı ona. Onu görebilmek için akın akın okula geliyorlar, yanlarında yağ, yumurta, süt, tavuk neleri varsa getiriyorlardı. Köyün delikanlıları okulun önünde defalarca turluyor, onu bir kerecik görebilmek için saatlerce bekliyorlardı… Ama hiç biri ona yaklaşamıyordu çünkü O Tahir ağanın küçük oğlu Mehmet’in büyük aşkıydı… Akıl var mantık vardı; Ağa oğlu dururken onlara düşmezdi Nilgün öğretmen…

Ağa oğlu Mehmet, öğretmen hanımı daha babasının yanında, öğretmenevine doğru giderken, ilk gördüğü anda can evinden vurulmuştu. Böyle bir güzelliğin köy yerinde ne işi vardı, bu kanatsız melek, tanrı tarafından gönlünü çelsin diye ona özel olarak mı gönderilmişti; kafası karışıktı ve bildiği tek  bir şey vardı bu kız onun anlına yazılmıştı…

Nilgün’ün cephesinden bakıldığında ise, başlangıçta bu köyden birine aşık olmak bir yana arkadaş olmak bile imkansızdı onun için… Öyle bir aday da görmüyordu zaten çevresinde… Garibim Mehmet ise, ağa oğluyum demeden, sırf onun bal sarısı gözlerini bir kez görebilmek için, her sabah onun ekmeğini getiriyor, o gözlerden bir yudum su içebilmek için bu pınara her fırsatta koşa koşa geliyordu. Pencereyi iki kez tıkladıktan sonra heyecanla öğretmen hanımın pencereden başını çıkarmasını bekliyordu… Yüreği güm güm atıyordu o bal sarısarısı bakışlar sımsıcak gözlerine değdiğinde ve o kelebek dudaklar hiç alışık olmadığı bir aksan ve ses tonuyla kendisine teşekkür ettiğinde…

Aradan günler geçmiş, yaz geçmiş, kış geçmişti; güzel Nilgün onca sevgi ve hayranlığa rağmen yapayanlızdı; Çevresindeki onca şatafat, onca yakışıklı, zengin, kariyerli her türden erkeğin oluşturduğu o hayranlık zincirinden de eser yoktu artık… Gerçi artık bu tür erkekleri isteyip istemediğinden de emin değildi… Çünkü köydeki bu sade yaşam, sade insanlar farketmeden sarıp sarmalamıştı ruhunu; Garip bir şekilde bağlanmıştı bu insanlara ve yaptığı işe… köy hayatını içselleştirmişti fark etmeden. Artık bu köyün ve bu insanların bir parçasıydı o da…

Bunu ilk yaz tatilinde ailesinin yanına gittiğinde anlamıştı. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Herşey ona yapay ve sığ geliyordu. Annesinin etiket düşkünü sohpetleri, çevresindeki insanların gösteriş düşkünlükleri, süslü, parıltılı kıyafetleri herşey ona aşırı abartılı ve gereksiz görünüyordu. Köydeki sade hayatı özlemişti, horozların ötmesiyle beraber Mehmet’in sıcak ev ekmeği elinde penceresini tıklamasını, çıkarsız, dudakları kuru susamış bir yürekle o gök mavisi gözlerini gözlerine dikmesini ve onu su içer gibi içmesini özlemişti…

Köye dönüşü ilk gelişinden inanılmaz farklı olmuştu. İlk seferinde yabancı  bir diyara öksüz gibi gelmişti. Şimdi ise yabancı bir diyardan kendi gerçek evine dönüyormuş gibi hissediyordu. Tek istediği bir an önce sabah olması ve Mehmet’in o yüreği gibi sıcacık ekmeğiyle camına dayanması ve o camı tıklaması ve o tıklamayla yüreğinin hoplaması, camı açması, o gök mavisi gözlerinden ilk yudumu alması ve… Ve bu kez onu içeri alacaktı, onunla sohpet edecekti… İlk okul mezunu olsundu ne olurdu ki; minibüs şöförü olsundu ne olurdu ki… Daha önce hiçbir erkek ona bu kadar temiz bakmamıştı; onun gözleri gibi gözlerini kana kana içecek kadar ona susayan hiç olmamıştı… O daha önce  hiç böyle bir şey yaşamamıştı…

Masalın sonu mu? Evet evlendiler… Kızıl kıyamet koptu her iki ailede de; Tahir ağa Nilgün öğretmen gibi zarif, kültürlü, ağır iş göremez, köy hayatını bilmez birini oğluna uygun görmemişti; Ağa oğluna koskoca köyde kız mı yoktu; kime el uzatsa alırdı; Nilgün’ün ailesi yani amcamlar ise bir süre hayata küsmüşlerdi. Özellikle yengem karalar bağlamış, sürekli ağlıyordu; dünyalar güzeli kızını kimler istemiş, kimler peşinden koşmuştu ama o gitmiş bir ilk okul mezunu, köylü, minibüs şöförü ile evlenmişti… İlk bebekleri oluncaya kadar affetmemişti Nilgün’ü… Şimdi ise damadım diyor başka bir şey demiyordu; Özellikle de eve köyden ballar, kaymaklar, sütler, peynirler geldikçe bu sevgi yağlandıkça yağlanıyor, ballandıkça ballanıyordu… eeee ye kürküm ye dünyası…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here