Gerçek olmasını istediğim karikatür

Gerçek olmasını istediğim karikatür

0
PAYLAŞ

İnsanoğlunun dünyaya ilk gelişinden 19. yy a kadar değişimin oldukça yavaş gerçekleştiğini, ancak 19yy sanayi devrimi, bilimsel- teknik ilerlemeler ile birlikte 20. yy dan itibaren değişimin akıl almaz oranlarda hızlandığını söyliyebiliriz. En basitinden dünya nüfusunun artık birkaç yüzyılda bir degil, sadece 20-30 yılda ikiye katlandığı 19 yy sonrasında, bu hızlı değişim gerek nüfus, yerleşim, çevre gerekse kültürel alanda kendini acımasızca hissettirmiştir. Özellikle küreselleşme olgusu ile birlikte değişimin acımasız sonuçlarıda küreselleşmiştir. Yani dünyada sadece sanayi gelişmemiş, insana hizmet adına ulaşım, iletişim kolaylaşmamış, hizmetin, malın serbest ve kolay dolaşımı sağlanmamış, ama aynı zamanda savaş, terör ve çevre kirliliği de bölgesel olmaktan çıkmış, küresel hale gelmiştir.


Ve bu öyle bir noktaya gelmiştir ki; bunun için bugün 110 milyar ton karbondioksitin atmosfere salınmasından, sera etkisinden, global ısınmadan, kutuplarda buzulların erimesinden, bazı hayvan türlerinin yok olacağından, kuraklıktan durmaksızın dehşetle bahsedilmektedir.


Aklı başında her insanı rahatsız edebilecek bu küresel boyutlardaki kirlenmenin başladığı yer neresidir? Aslında sanırım kirlenme sanayi devrimiyle, fabrikalarla, kimyasal atıklarla, spor adı altında sadece zevk için öldürülen hayvanlarla, bu hayvanların başında ellerde silahlarla objektife gülümseyen fotograflarla yada sokağa atılan iki parça kağıtla başlamamıştır. Kirlenme sanayi devrimi ve küreselleşme olgusuyla başlayan, yayılan bir olgu değildir. Kirlenmenin tarihi çok daha eskidir. Kirlenmenin bilimsel ve felsefi olarak başladığı bir nokta vardır.


Başlangıç noktası: Bilgiye ancak akıl ve deney yolu ile ulaşabileceğimizi söyleyen 13.yy da Roger Bacon ve 16.yy da Sir Francis Bacon’dır. Ama kirlenmenin asıl başladığı yüzyıl Francis Bacon’lı 16. yüzyıldır. Deneyciliğin kurucusu, bilginin kaynagını, bilimin ilerlemesini Aristo mantığının, yönteminin dışında deneye, gözleme ve akıla dayandıran Bacon, bilmek ve egemen olmak arasındaki ilişkiyi ilk kuran kişidir. Bilgi güçtür derken bunu anlatır. Ancak onun için asıl önemli olan bilgi de değil güçtür, egemen olmaktır. Bilgi insana yararlı olmak için, onu egemen kılmak için, mutluluğu için vardır. Deneyle ilerleyen bilgiyi varolan şeyleri insan yararına uygun hale getirmeye bir araç olduğu için önemser. Doğaya da bu gözle bakar Bacon. Deney aracılığı ile önce onu analiz edip, işleyiş kurallarını, sırlarını öğrenip dolayısıyla bilgimizi arttırıp sonra onu eğemenliğimiz altına alarak insan mutluluğu için bir araç haline getirmeyi öğütler.


İngiltere’de kral James I’in tahta geçmesiyle başsavcı sonrasında başyargıç olarak çalışan Bacon, suçlular üzerinde yapılan incelemelerle, zorlamalarla, onlara yapılan baskılarla onlardan istenilen itirafları alabileceğini düşünmüş, bu yönde de uygulamaları desteklemiş bir kişiliktir. Doğa üzerinde de bunu uygulamayı düşünmesi belki de gerçekten onun için normaldir. Ona göre bu yöntem doğa üzerinde de uygulanmalı, böylece doğa yasaları, sırları ortaya çıkarılmalı ve ona egemen olmaya çalışılmalıydı. İşte deneyle başlayan bu noktada artık, örneğin eski yunanın, olduğu gibi kabul ettiği, onunla uyum içinde yaşamaya çalıştığı ideal doğa anlayışı yeni bir anlayışa, doğayı insanın mutluluğu için istenildiği zaman, istendiği gibi kullanmaya hatta onu değiştirmeye  dönüşmüştü. Artık onunla uyuşmak değil, onun sırlarını öğrenip, onu kullanmak, onu değiştirmek, ona egemen olmak önemli olandı.


Deney, bilimsel gelişmeyi, teknik ilerlemeyi getirdi. Parayla, maddi zenginlikle birleşen  bu teknik ilerleme sanayileşmeyi ve sonrasında kapitalizmi getirdi. İşte bu noktada da kirlenmenin bir diger başlatıcısı ortaya çıktı. Bugün ekonomi bilminin de dayanmış olduğu yeni insan tanımlaması ‘Homo economicus’. Buna göre, insan tabiatı itibariyle sonsuz istekleri olan hırslı bir varlıktı. Sınırsız istekleri ile sınırlı doğal kaynakları uyuşturmayı amaç edinmekteydi. Bu önemli bir tanımdır bence. Nitekim bilimsel ilerleme ile, sanayileşmeyle, insan varlığındaki zaaflara oynayan kapitalizm ile akıl ,ahlak, erdem arayışındaki doğayla uyumlu insan, aklını sınırsız isteklerini doyuracak maddi teselliler peşinde çalıştıran bir varlığa dönüşmüştü artık.


Bu yeni insan tanımlaması aslında onu, sınırsız isteklerine, hırslarına, zaaflarına, kendi maddi varlığına feda etmiştir. Oysa ki insan gerçekte maddi varlığının ötesinde tamda onda tutamadığımız şeylerden oluşur. Akıl gibi, vicdan gibi, duygu gibi…Ve aklı, insan maddi gereksinimleri peşinde koşturamaz. Akıl doğası gereği anlamaya yöneliktir, ölçer, tartar gerekirse kural koyar, sınırlandırır. Fikrimizi, ruhumuzu zenginleştirir.


İşte 13.yy , özellikle 16. yy deneyciliği, bilimsel ilerleme ve sanayileşme sonrasında yaşananlarla, akıl, erdem arayışında, doğayla uyumlu, onu aşmayan ideal insan tipi ortadan kalkmış ve maddi teselliler peşinde, sınırsız istekleri olan, benci yeni bir insan tipi hepimize zamanla öğretilmişti.


Bunun için, sınırsız isteklerini bir an önce en kısa ve en  kârlı yoldan doyurmak isteyen insanlar hiçbirşeyi, hiç kimseyi  düşünmeden 110 milyar ton karbondioksiti atmosfere rahatlıkla salabilmişler, ormanları yokedebilmişler, savunmasız, belki de nesli tükenmekte olan hayvanları kürkleri, derileri yada sadece basit zevklerini tatmin etmek için, sadece biraz heyecan yaşamak için acımasızca öldürebilmişlerdi.


Bütün bu yaşananları ne zaman aklımı başıma alıp düşünsem hep bir karikatürü hatırlarım:


‘Soğuk bir kış günü ve yere serilmiş bir insan postu, üzerinde biri erkek, diğeri dişi iki kutup ayısı sıcak bir şöminenin önünde şaraplarını yudumluyorlar.’


Ve düşünürüm; eğer insan bu sınırsız isteklerinin, kâr hırsının getirdiği , yeryüzündeki tüm dengeleri alt üst eden üretim ve tüketim çılgınlığını ve ona öğretilen düşünce biçimini değiştirmezse, tarihi tersine çevirmez, onu doğayla uyum içinde yaşatan ve onu tanımlayan şeylere geri dönmezse, insan yeryüzünde bir ilki gerçekleştirecek ve  akıl, duygu, vicdan gibi tüm ayrıcalıklı donanımlarına ragmen yeryüzünde kendi neslini kendi kendine yok eden tek varlık olacaktır.


Ve eğer bu olursa, olacaksa, işte o zaman aklımdaki o karikatürün biran önce gerçek olmasını isterim. Doğa bizden intikam alsın isterim. Çünkü sanırım, buna hakkı olan tek gerçek şey, onunla bir türlü konuşmayı beceremediğimiz günahsız doğanın tamda  kendisidir.

BİR CEVAP BIRAK