Gezi halk ayaklanması ve Kürtler’deki yanlış yansımalar

Gezi halk ayaklanması ve Kürtler’deki yanlış yansımalar

0
PAYLAŞ

İçte ve uluslararası alanda tahmin edilenden çok daha büyük bir politik etki yaratan ‘Gezi Parkı’ halk ayaklanması, uzun yıllardır içe kapanan toplumsal dinamiklerin bir patlaması olarak tarihsel bir rol oynadı. Bu halk hareketinin önemli ayrıt edici özelliği; bir halk hareketine dönüşmeye başlamasıdır. Devletin bütün saldırılarına rağmen, süreç çok yönlü eylemlerle zenginleşerek sürekliliğini devam ettiriyor. Bunun en önemli özelliklerinden biri de, bireylerin kişisel yaratıcılığının ön plana çıkması ve giderek örgütlü bir tarzda gelişmesidir. En son örnek, ‘duran adam’ eyleminin çok kısa bir sürede uluslararası alanda küresel bir eyleme dönüşmüş olmasıdır.

Tarihsel süreçlerle kıyaslandığında, 15-16 Haziran işçi sınıfı direnişini de aşan ve tamamen yeni bir süreç olarak karşımıza çıkan Gezi halk ayaklanması, sosyo-politik ve örgütsel boyutları bakımından da, 21.yüzyıldaki mücadelelerin hangi rotada ilerleyeceğine dair önemli ip uçları veriyor. Bu veriler sadece Türkiye ve Kürdistan için değil aynı zamanda bölge halkları ve uluslararası alanda, mücadelelerin gelişmesine dair bir yol haritası çizdi denebilir. Bir önceki yazımda Gezi Parkı Halk ayaklanmasının içteki sosyolojik ve sosyo-politik nedenleri üzerinde durmuştum. Özet olarak şunu belirteyim; Gezi parkı halk direnişi, doğrudan sistemi değiştirmeyi hedefleyen bir düzeye gelmiş değil, içinde çok farklı politik eğilimleri barındırması nedeniyle, genel olarak demokrasi ve özgürlükler mücadelesinin ön plana çıkmasını sağlayan ve toplumun sosyo-politik sorunlarını gündemleştiren bir halk hareketi olup, toplumsal dönüşümlerin nasıl olabileceğine dair bize çok geniş bir veri sunmaktadır. Bu hareketin hangi seyirde ilerleyeceğini, içinde bulunan toplumsal dinamikler ve önderlik gücü belirleyecektir.

‘Gezi Parkı’ ile somutlaşan halk ayaklanmasının ayrıt edici en önemli özelliklerinden birisi de uluslararası alandaki yansımasıdır. Küresel kapitalist sistemin ekonomik ve politik krizinin çok yönlü geliştiği dünyada, Taksim/Gezi Park ayaklanmasının uluslararası alandaki yansımaları da beklenilenden çok daha fazla oldu. Bu hareketin uluslararası alandaki çok yönlü yansımalarını önümüzdeki hafta ele alacağım. Ancak sorunun öneminin kavranması bakımından şu belirteyim: Bizden binlerce kilometre uzak bir ülke, yani Brezilya’da halk, polisle çatışırken ‘aşk bitti burası Taksimdir’ pankartlarıyla yürüdü. Brezilya’da Parlamentoya yürüyen halk ‘burası Türkiye’ sloganları attı. Taksim-Gezi eyleminin uluslararası alanda, ezilen halklar bakımından yarattığı etkiyi anlamak bakımından somut bir örnek olarak karşımızda duruyor.

Gezi Halk Ayaklanmasının Toplumsal Dinamikleri

Türkiye’nin iç politik denklemini hesaba kattığımızda, bu direniş, toplumsal değişimin önemli mesajlarından birini içeriyor. Aradan bir ay geçti ve tablo çok daha belirgin olarak ortaya çıkıyor. Gezi Eyleminin arka planında ne ergenekoncular, ne milliyetçiler, ne de Türk ulusalcıları var. Sadece dipten gelen toplumsal dalganın plansız ve programsız bir tarzda patlamasıdır. İlk anlarda bir çok kuşkuların yer aldığı eylemlerin politik rengi kısa sürede netleşti. Sanıldığı gibi, sistem içindeki farklı kliklerin yarattığı rekabetin veya çatışmanın bir yansıması olmayıp, tamamen halkın düzene karşı oluşan hoşnutsuzluğun dışı vurumudur. Kendiliğinden gelişen ve kısa sürede kendi doğal örgütlülüğünü yaratmaya başlayan bu halk hareketinin niteliğini doğru okumak son derece önemlidir. Özellikle Kürt medyasının bazı yazarları ve politikacıları tarafından sıklıklı vurgulanan iddia: Gezi halk hareketinin ‘ergenekoncuların, ulusalcıların’ örgütlediği ve yönlendirdiğıi bir eylem olarak algılamalarıdır. Aradan bir ay geçti, saflar netleşti ve tablo ortaya çıktı: Bu halk hareketi içerisinde, söz konusu güçlerin ciddiye alınacak bir ağırlıklarının olmadığı çok daha belirgin olarak ortaya çıktı.

Sistemin politik temsilcilerinin duruşuna baktığımızda tabloyu çok daha açık görebiliriz: İktidar gücü olarak AKP’nin ve Cemaatin tutumu üzerine söylenecek bir söz yok. İkinci güç ise milliyetçi olarak bilinen MHP’nin tutumudur. Bahçeli başından beri, bu halk hareketine saldırmakta ve çok açık olarak AKP-Cemaat iktidarını desteklemektedir. Üçüncü güç ise geleneksel Kemalisit-ulusalcı olarak tanımlayabileceğimiz CHP’dir. Bunlar, ilk bir-iki gün nispeten aktif olmak istediler. Kılıçdaroğlu-Gül görüşmesiyle sorun esasen çözüldü ve CHP piyasadan çekildi. Kılıçdaroğlu, ‘herkesin evine gitmesi’ tavsiyesinde bulunarak sürecin dışında kaldıklarının mesajını verdi. Geriye ulusalcıların bir başka versiyonu olan İşçi Partisi kalıyor. Bunların da sanıldığı gibi sürece önderlik edebilecek ne politik, ne de kitlesel gücü bulunuyor. Bütün bunlar çok açık olarak ortaya çıkmış verilerdir.

Ayrıca, ilk anda pozitif tepki veren ve nispeten destek sunma eğilimi yansıtan sermaye güçleri, bir kaç gün içerisinde tamamen sürecin dışında kaldılar ve özellikle ‘orta’ sınıfın verdiği desteği kırmak için de yoğun bir çaba gösterildi ve nispeten başarılı olundu. Bu bakımdan sistemin çok farklı politik ve ekonomik versiyonları, söz konusu halk hareketi karşısında açık veya gizli olarak devletin yanında yer aldılar. Somut veriler dışında gerçeği yansıtmayan bilgiler üzerinde politik analiz yapmak, mevcut gerçeği değiştirmez.
Gezi halk ayaklanmasının toplumsal dinamikleri genel olarak ezilenler, emekçiler, işsizler, gençler, kadınlar, varoşlarda yaşayan ötekileştirilmiş kitlelerden oluşuyor. Yapılan anketlerde, Gezi Parkı eylemine katılanların % 62’sinin bugüne kadar hiç bir politik çevreyle ilişkisi olmamış ve ilk kez bir eyleme katıldıklarını belirtmişler. Gezi Parkı bir sembol olarak süreci belirledi. Ancak devletin esas korkusu, İstanbul’u sarmalayan ve onbinlerle eylemler yapan varoşlardaki toplumsal dinamiklerdir. Devletin bu kaygısı halen çok ciddi olarak devam ediyor. Bu nedenle son bir haftadır, özellikle devrimcilere saldırıyorlar. Yoğun bir tutuklanma furyası başlatıldı. Neden çok açık: Çünkü İstanbul’u sarmalayan varoşlarda devrimci dinamikler eylemleri yönlendirmeye başladı. Süreç ilerledikçe her il kendi Taksim’ini yaratıyor, her ilde sistemle sorunu olan farklı politik eğilimi olan toplumsal dinamikler örgütlenilyor, mücadele ediyor. Türkiye’nin hemen her yerinde bu tür yönelim geliştiğinde devletle çatışmanın renginin değişeceği biliniyor. Bu nedenle sistem içerisindeki farklı politik eğilimler esasen bütünleştiler. Ergenekoncu, milliyetçi, ulusalcı, İslamcı ve cemaatçi olan bütün kesimlerin devletin stratejik çıkarları için birlikte hareket ediyor.

Politik tablo şudur: sorun AKP veya Erdoğan olmayıp sistemin kendisidir. Bugün çok doğal ve insani taleplerin kendisi dahi, sistemin kendi içerisinde önemli bir değişimi zorunlu kılıyor. Bu değişim isteminin esası demokrasinin kurumsallaştırılarak yerleştirilmesi ve özgürlüklerin geliştirilmesidir. Bu talep, Türkiye toplumunun farklı politik güçlerinin de bir istemidir.

Butün bu veriler çok açık olarak ortaya çıkmasına rağmen, Kürt medyasının bazı yazarlarının ve politikacılarının yaptığı değerlendirmeler, halen sürecin kavranmadığını ortaya koyuyor.

Bu Politik Ortamda Kürtler Rolünü Nasıl Oynamalıdır

Kürtler, AKP ile olan ilişkilerinin hassaslığı nedeniyle sürecin dışında kalmaya özen gösteriyorlar. Dahası Erdoğan’ı kızdırmak istemedikleri anlaşılıyor. Bu nedenle sözlü bazı açıklamalar dışında politik-pratik olarak sürece müdahale etmekten uzak durmaktadırlar. Öyle ki, uluslararası bir boyut kazanan bu halk hareketinin özellikle ezilen bir ulusun mücadelesini verenler tarafından bir kaç açıklamayla sözlü olarak desteklenmesi, bir kısım yazarların, Kürt Hareketi şahsında BDP’nin sürecin dışında kalması gerektiğini ifade etmeleri son derece yanlış ve politik olarak tehlikelidir. AKP’nin dahası devletin yıpratılmasına izin verilmemesi, AKP’nin barış süreci nedeniyle ayakta kalmasının ifade edilmesi, barış sürecinin nasıl algılandığıyla da ilişkilidir.

Bu sürecin dışında kalarak Erdoğan’dan aferin almaya çalışmak, barış sürecinde inisiyatifin tamamen Erdoğan’da olduğunu söylemektir. Süreci de AKP-Erdoğan belirlediğine göre, Erdoğan’la çatışmalı bir ortamın oluşmaması gerekir. Barış umutları Erdoğan’a bağlıysa onun güçlü olarak iktidarda kalması gerekiyor. Çok açık söylenmezse de mantık böyle işliyor.

PKK, birinci aşama için üzerine düşeni yaptı. İkinci aşamanın sorumluluğu AKP ve devlete aittir. AKP’nin ve devletin somut adımlar atması gerektiği sık sık vurgulanıyor. Ancak AKP-Erdoğan ve devlet olduğu yerde konumunu korumak istiyor. Sadece uluslararası ilişkileri dikkate alarak küçük ve değersiz adımlarla sorunun içinde çıkmayı planlıyor. Beklenen ikinci aşamaya dair açıklamaları birlikte izleyeceğiz. AKP ne söyleyecek? Herkesin bildiği bir gerçek durum var: AKP’nin sürece dair atacağı adımların, Gezi Parkı eylemiyle hiç bir ilgisi bulunmuyor. Tersine, bugünkü politik süreç, barış görüşmelerini veya müzakereyi çok daha güçlü etkileyecektir.

İkinci aşamanın sağlıklı yürüyebilmesi için Kürtler, Erdoğan’ı kızdırmamaya özen gösteriyor. Böylesi bir sürecte, Amed’de İstanbul’u destekleyen, selam gönderen onbinlerin katıldığı bir miting yapmak, ‘Erdoğan’ı kızdırır ve süreç tıkanır’ düşüncesi hakim. ‘Korkunun başa bela olması’ denen olay sanırım budur. AKP’yi sıkıştırmak için de, onların barış sürecine dair bahane edebileceği bütün argumanların geçirsiz kılınması gerekiyor. Ancak politik mantık yanlış kurulursa, sonuçları da böyle vahim olur. AKP’nin başlattığı bir müzakare süreci var mı? Yok. Devlet adına masada oturan var mı? Yok. Peki, Kürtler yıllardır, Türkiye cephesinde bir halk direnişinin olması gerektiğini söylemiyorlar mı?

Söylüyorlar. Şuan, Batı da kitlelerin güçlü bir eylemi var. Hemde devletin dengesini sarsacak düzeyde bir süreç yaşanıyor. İlginçtir, Kürt yazarlarının bazıları, AKP’nin sarsılmasını istemiyor, etkisinin kırılmasından yana değil. Nedeni? Barış süreci bozulur. Sürece objektif baktığımızda ortada barış ve müzakere denen bir politik ortamın olmadığını görürüz. Şöyle bir sorsak: Eğer, devletle barış denen süreç olmamış olsaydı. Kürt Hareketi, sürece nasıl müdadaha ederdi? Bekle gör tavrına mi girer di, yoksa aktif bir rol alır mıydı? Herkesin yanıtı: aktif bir şekilde sürece müdahale ederdi. Bu açık. Bugün ise tersi bir politika izleniyor. Sürecin dışında kalarak edilgen bir politik izlemekle devlete bir mesaj veriliyor. Bu yaklaşımın esasında, barış sürecinde Kürtlerin politik rolünden çok devletin ve özellikle Erdoğan’ın rölü ön plana çıkartılıyor. Devlet bakımından henüz başlamamış bir süreç var. Batıdaki toplumsal hareketin dışında kalarak, AKP’ ile bu süreci başlatmak istiyor. Bu politik tutum, bir bakıma AKP’ye verilen bir ödül olarak görülüyor. Kürtler, AKP’den bu ödülün karşılığını isteyecekler: ‘Batı’daki toplumsal harekete, Kürdistan coğrafyasında dahil olsaydık. AKP çok büyük darbe alacaktı. Ama barış süreci nedeniyle bunu yapmadık’ denilecek. Bu yaklaşım, Kürtlerin politik tutumuna yön veriyor. Ancak devleti ve hatta Erdoğan’ı tanıyanlar, bu yaklaşımların hiç bir politik etkisinin olmayacağını bilmeleri gerekir.

Diyarbakır’da yapılan ‘Kürt Konferası’ Kürtler bakımıdan son derece tarihsel bir değere sahiptir. Kürtlerin ulusal iradesini oluşturmada önemli bir işlev görecektir. Ayrıca Demokratik Toplum Kongresi’nin tarihsel rolü bu bakımdan önemlidir. Ancak, bu konferansta ve DTK’inde, Gezi Halk ayaklanmasını selamlamayı bir yana bırakalım, tamamen ‘yok hükmünde sayarak’ AKP’ye çok açık bir mesaj verildi. Böylelikle, barış sürecinde tek söz ve karar sahibinin Erdoğan olduğunu kabullenmiş oldular. Ancak bu politik yaklaşımın kendisi, Kürt sorunun demokratik çözümünü esasen yok eden, işlevsizleştiren bir anlayıştır. Kürt politik güçleri, tamda bu noktada önemli tarihsel bir hata yaptıyorlar.

Bir önceki yazımda bu süreci değerlendirirken şu noktaları vurgulamıştım. Yeniden hatırlatmaktan yarar görüyorum: “Bir başka önemli nokta, Türkiye halkı ilk kez bu düzeyde kendi toplumsal gerçeğine sahip çıktı. Yıllardır Kürtlere karşı ön yargısı olan halk yaşamın içerisinde Kürtlerle yan yana polisle çatışmaşmayı öğrendi. Ön yargıların kırılması aynı zamanda, çok daha güçlü eylemlerin örgütlenmesininin alt zeminin hazırlayacaktır. Bu bakımdan, yıllardır ezilen ve büyük bedeller ödeyen Kürt halkı sürecin en aktif ve öznesi olmalıdır ve halen bu olanak var. Hiç bir tereddüte kapılmadan, demokrasi mücadelesini Türk halkı birlikte örgütlemeli ve yönlendirmelidir. Bu toplumsal hareket, söz konusu edilen ama henüz somut bir yansıması olmayan ‘barış sürecini’ olumsuz değil, tersine olumlu etkileyecek en önemli faktörlerden biridir. Kürt hareketinin, AKP devleti ile yürüttüğünü düşündüğü ‘barış’ süreci nedeniyle nispeten geri planda kalması, AKP ile çatışır duruma gelmek istememesi anlaşılır bir durum. Ama gerçekçi bir durum değil. Barışın esasını halklar yapar. Bu bakımdan Türkiye halkının bu toplumsal tepkisini kollektif bir şekilde örgütleyerek demokrasi mücadelesinin halklarımızla birlikte geliştirmek, herkesin görevidir. Kürtler, bu toplumsal kalkışmayı geriden takip ederek, sözlü destekle yetenmeleri yanlış ve eksik bir politik tutumdur. Provakasyon gibi faktörleri dikkate alarak, çatışmayı Kürtler üzerinde yürütmek gibi bir kısımn önemli kaygılarımız olsa da , Kürt Hareketi, bu toplumsal mücadelenin aktif öznesi olmaladır. Biliyoruz ki, halkların bütünleşmesi, Kürt sorunun çözümünün stratejik anahtarıdır. KCK’nin yaptığı açıklama, Kürtlerin bu sürecin öznesi olması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu bakımdan henüz geç kalınmış değil.” BDP heyetinin Öcalan adına yaptığı açıklamanın içeriği de çok nettir. Ancak, pratik yönelim bakımından ciddiye alınır somut bir adım ortaya çıkmadı.

Savaşan güçler müzakere masasına oturur ve barış görüşmelerini yapar. Ancak barışın toplumsal dinamikleri yoksa, kimse kalıcı barıştan bahsedemez. Bu toplumsal dinamikler halkların kendisidir. Bunun öncelikli yolu da, ortak sorunlarrda, ortak toplumsal dinamiklerin oluşturulmasıdır.

Batı’da gelişen toplumsal direniş ile Öcalan’ın geliştirdiği ‘Demokratik Modernite’ arasında çok önemli bir bağ bulunuyor. Öcalan’ın ‘Türkiyelileşme’ politikasının özünü anlamayanlar, bugünkü toplumsal harekete destek sunmazlar. Öcalan’ın devletsiz bir toplum paradigmasının esasını oluşturan ‘bölgesel konfederalizm’ tezi devletlerle değil, halklarla olacağı açıktır. PKK kendisini demokratik-sosyalist bir hareket olarak tanımlar. Öcalan’ın ‘sosyalizmde ısrar, insanlıktan ısrardır’ tezinin muhatabı egemen ulus devletler değil, ezilen halklardır. PKK, ezilenlerin bir halk hareketi olduğuna göre, mevcut rejimin saldırılarına ve baskılarına karşı harekete geçen kitlelerin aktif destekçisi olması gerektiği çok açıktır.

Kürtlerin sosyo-politik durumu ile Türkiye halklarının sosyo-politik durumu arasında bir kısım farklılıklar olsa da, bugünkü süreç doğru okunduğunda, Kürtlerin toplumsal ve politik gücü, süreci pozitif olarak değiştirebilecek bir potansiyele sahiptir. Sırrı Süreye Önder, Eğturul Kürkçü, Sebahat Tuncel gibi bazı BDP Milletvekilleri bu süreçte oynamış oldukları rol son derece önemliydi. Sürecin öznesi ve aktif gücü olması bakımından dikkate almamız gereken bir bir noktaydı. Ancak mesele bir kaç milletvekilinin yaklaşımı değil, Kürt hareketinin pratik politik tumumudur. Amed’de onbinlerin katıldığı bir eylemle taksimde direnenlere selam göndermenin politik etkisi ve yansıması tahmin edilenden çok daha büyük olacağı kesin. Süreç ilerliyor ama kapanmış değil. Kürt Hareketi kendi rolünü iyi oynamalıdır. Bu süreç barışı dışlamaz, tersine güçlendirir.

Kürt Hareketi, bölgesel bir güç olarak, ezilenlerin ideolojisini savunan bir hareket olarak, stratejik düşünmek zorunda olduğu çok açıktır. Bu tarihsel süreç, Öcalan’ın ileri sürdüğü temel tezlerin Anadolu’da ve Mezopotamya’da yaşam bulması için önemli olanaklar sunmaktadır.

Bunun yolu sürecin aktif gücü olmaktan geçer. AKP’nin pasif destekçisi olmayı bırakmak, halkların direnişinin yanında olmak, Kürt Hareketinin politik gücünü çok daha üst düzeye çıkaracaktır. Anadoluda politik bir güç olarak değişimin motoru gücü olmak denen süreç böyle anlarda ortaya çıkar.

Kürtler bu süreci doğru okursa, İstanbul’u kazanır, İstanbul’u kazanmak Türkiye’yi kazanmaktır.
_____________________

* Gokyuzu9@aol.com

BİR CEVAP BIRAK