Gidişat

Türkiye’deki demokratik gidişat tam olmasa da, kör-topal ya da şöyle-böyle mesafe alıyor.
Gönül istiyor ki tam ve olgun demokrasiye bir an önce geçilsin.
Aslında gönül çok şeyler istiyor.
Ancak devlet yönetimlerinde, siyasilerin davranışlarında, alınan kararlarda her zaman istenen olmuyor, beklenen gerçekleşmiyor.
En azından insanın olduğu yerde herşey olabiliyor.
En önemlisi de yolsuzluk olması.
Bunun insan hayatından çıkarılması mümkün değil.
Kalkınmış ülkelerin de hastalığı.
En gelişmiş demokrasilerde dahi rastlanan kepazelik bu yolsuzluk.
En zengin veya en gelişmiş toplumlarda zaman zaman nükseden bu hastalık, bizim ülkede neden daha fazla yaşanıyor?

Bu sorunun yanıtını anlatmak sayfalarca sürer.
En önemlisi inançsızlık
Bir diğeri arsızlık.
Hak ettiğinle yetinmeme de nedenlere eklenebilir.

Tabii bizim gibi geri kalmış ülkelerde “Bal tutan parmağını yalar” tekerlemesi çok geçerli.
Buna son yıllarda rahmetli eski CumhurbaşkanıTurgut Özal’ın eklediği “Benim memurun işini bilir” sözü de katkı sağlamış olabilir.

Türkiye’de her iktidar döneminde olmasa bile; sık sık yolsuzluk, nüfus suistimalleri olayları ve hırsızlıklar yaşanıyor.
Bu genelde sonuna gelinen iktidarlar döneminde daha sık görülüyor nedense:
“Nasılsa gidiyoruz, bari biz de biraz çalıp çırpalım” mı deniyor bilemem.
Belki bu duygunun esiri olanlar bu yola başvuruyorlardır.
Bunu da kestirmek zor.
Sonuç olarak onüç yıldır iktidarda olan AKP döneminde de kural değişmiş değil.
Önce dört, sonra üç derken çocukları yüzünden yolsuzluklara bulaşan iki bakan istifa etmek zorunda kaldı.
Bence gecikilmiş bir karar.
Bu gecikmedeki “ hikmet”i anlamak zor.
Bence tek nedeni, hatta en önemlisi Başbakan Erdoğan’ın karakterine yansıyan karar mekanizmasındaki “direnme” inadı.
Başbakan Erdoğan, herkesin, özellikle de muhalefetin istediği bir şeye hemen “evet” dememekle ünlü.
Bu “inat”, “Sen istediğin kadar iste, arzu et ve talepkar ol. Kararı ben veririm ve istediğim zaman veririm. Üstelik sen istediğin için değil, ben istediğim için bu karrı alırım” anlamı taşıyor.
Tabii ki çok yanlış.
Neticede siyasiler toplumu, partiyi, kabineyi ve çalışma arkadaşlarını dikkate almak, ortak noktada buluşmak zorundalar.
“Tek doğru” sadece diktatörlerin alışkanlığı ve hastalığııdır.
Demokrasilerde bu geçerli olmamıştır, olamaz da.
İster az gelişmiş, ister çok gelişmiş olsun.
Demokrasilerde liderin bazı hakları olsa da ortak kararlar yanılmayı asgariye indirebilir.
Türkiye’nin son 13 yılda geldiği noktada giidişat hiç de iç acıcı değil.
Gecikmiş istifalar, “inadına” kavga ve “kıyasıya savaş” ile nereye varılır kestirmek zor.
Hele “Oktanus ötesi”, “deniz aşırı”, bir ülkeye kapağı atmış, yurda dönmemeyi tercih eden bir emekli imamla “inatlaşma”, hatta daha ötesi “ölümüne savaş” ülkeyi nereye götürür kestirmek zor.
Yaşananlar onu gösteriyor ki artık “ hiç bir yol kazası olmadı” gigi davranmak mümkün değil.
AKP iktidarının geçirdiği yol kazaları sonun gelmekte olduğunun işareti sayılmalı.
Hiçbir iktidar “ebedi” değil.
Koltuklar da, kimsenin babasının malı değil.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.