Girit’te geçmişi düşünmek

Türkçe bilen taksi şöförü, bizi çevrede gezdirirken, yolda Kazancakis ile ilgili bir levhaya rastlayınca sormuştum, ne diye. Bilmiyormusunuz diye, sorgular gibi yanıtlamıştı. Onun yaşadığı, Zorba’yı tanıdığı köy. Yani Zorba’nın köyü.

Önce roman kahramanı, sonra film kahramanı Zorba’nın, gerçek bir kimlik olduğunu böylece öğrenmiştim. Oraya gidelim dedik ve gittik. Bizi, doğru köyün kahvesine götürdü. Ege’de tipik bir köy kahvesi gibi. Tahta sandalyelere otutrup, çıplak tahta masa üzerinde, ince belli cam bardakdan, demlenmiş çaylarımızı içtik.

Ve bir Müze vardı. Zorba’nın ve Kazancakis’in müzesi. Kapalıydı. Ama Ege sıcaklığı. Görevlide kahvedeydi ve bize müzeyi açtı. İlgimizi görünce de bir saat kadar zamanınız var mı diye sordu. Var deyince, bizi salona aldı ve beyaz perdede, Zorba ve Kazancakis ile ilgili bir belgesel izledik.

Kazancakis’i, Zorba’nın nasıl yaşama döndürdüğü de anlatılıyor ayrıca. Zorba kasketi ile tipik bir Ege köylüsü. Suyun iki tarafı, Türk ya da Rum. Müslüman ya da Hıristiyan. Ne kadar birbirine benziyor, şaşırmıştım doğrusu. Yunanistan sınırları içine de ilk kez giriyordum.

Roman öncesi, gerçek yaşam da ki Zorba’yı anlattılar. Kazancakis’in onu nasıl bir roman kahramanına dönüştürdüğünü de. Asıl filmi çevrilince, özellikle o son dans sahnesini, Zorba’nın uluslararası bir kimlik haline gelmesini de, bizim köylümüz diye övgü ile anlattılar. Bu arada Teodakris’in etkileyici müziğini de belirtmeden geçmiyelim.

Sonra şehir merkezine dönünce, denize hakim bir tepede, Kazancakis’in anıt mezarına da götürdü bizi, aynı taksi şöförü. Turistik kısa bir uğramamız, belgesel bir kültür gezisine dönüşmüştü adeta.

Geçen hafta yine Girit’teydim. Yine bir öğle sonrası. Bu kez başka bir şey dikkatimi çekti. Diğer Ege adalarında hep, “Uzo” diyorlar bizim rakı gibi olan içkiye. Oysa Girit’te rakı gibi olan içki, bu kez “Uzo” değil, “Raki” olarak satılıyor. Şaşırmıştım yine.

Girit’in Yunanistan’a sonradan katılmasının bir sonucu mu bilmiyorum. Girit’te tanıdığım bazı insanlarda beni daha şaşırttı. İsimleri, Türkçe. Türkçe bilmiyorlar. Ama biz Türküz diyorlar ve Yunan vatandaşı.

Sonra, “Mübadele” konusu ortaya çıkıyor. Türkiye’den Yunanistan’a gidenler. Yunanistan’dan Türkiye’ye gelenler. Rum-Türk mübadelesi. Türk olup da, Türkiye’ye dönmeyen Girit’te kalanlar da olmuş. Akrabalarının bir kısmı Türkiye’de, bir kısmı ise Yunanistan’da. Burada ön kimlik öncelikle “Giritli”

Suyun iki tarafı ve suyun ortasında kalan adacıklar, adalar. Bayrak, dil, din,etnik grup, ırk. Ne kadar farklı olsa da, ne kadar birbirine benzeyen insanlar.

Türküz dediğimiz de, öylesine sıcak bir yakınlaşma var ki.

Peki bu insanları neden bu denli bir birine karşı hale getirmişler. İnsan düşünmeden edemiyor.

Ve savaşlar. Kim çıkartıyor bu savaşları.

Ve doğdukları yerden koparılıp, sen şusun diye değiştirilenler.

Girit’te biraz değil, baya bir burukluk kapladı içimi. Siyaset ve yönetim insanlar içinse, niçin bu insanları düşman edliyor ya da yerlerinden ediyorlar.

Sonra, 6/7 Eylül olaylarını düşündüm. Bu kez de terketmek zorunda bırakılanlar, terkedenler. Özlemleri hala var.

İzmir’de, Aile evleri. Tirkilik’de, Konak’da, Eşrefpaşa’da. 70’li yılların başında görmüştüm oraları. Sonra beni sarsan bir başka film. Zorba gibi. Rembetiko. Nasıl bir özlem vardı o filmde. İki arada kalan insanlar.

Girit’ten eski Rembetiko müziklerine ilişkin bir kaç CD aldım. Buram buram Ege kokuyor. Rum ya da Türk, öylesine iç içe girmiş ki.

Bizim Türkçe dinlediğimiz bazı müzikler, orada Rumca söyleniyor. Orada Rumca dinlediğimiz bazı müzikler de, biz de Türkçe söyleniyor.

Fethiye’de ki Kayaköy, İstanbul’da Taksim’de terkedilen metruk güzel binalar. Bunlar hep ortak bir kültürün yarattığı yaşam biçimleri. Farklılıkların zenginliği. Bu zenginliğe darbe vurduğunuz zaman da, kazanan pek yok, birlikte kaybediliyor bir çok şey.

Yaşamın birlikte oluşturduğu zenginliği yok edip, farlılıkların birlikteliğini yıkarsanız, sonraki zorlamalar biraz iğreti de kalıyor çoğu zaman.
Olmuyor.

Yılmaz Karakoyunlu’nun, 2012 de yayımlanan romanı elimde. “Mor Kaftanlı Selanik. Bir Mübadele Romanı”

Sayfalar arasında ilerlerken gözlerim buğulanıyor çoğu zaman. Neden bu insanlara bunlar yapılıyor demekden de, kendimi alamıyorum.

Yaşam birlikteliği, bir kültür birikimi ve yaşama biçimini, birlikte oluşturuyorlar. Siz zorlama aşılarla, karmaşa yaratmanın ötesine geçemiyorsunuz aslında.

Politik dengeler, oy hesapları, çıkar pazarlıkları, nemalanma, insanı bir piyon gibi dolaştırırken, en çok zararı da insanlık görüyor.

Peki bazı politikacılar bunu hala görmüyorlar mı, ya da görmek istemeyip, keni yönetimlerini pekiştirmek için insanı, insanlığı bir araç olarak mı görüyorlar. Üzülmemek elde değil doğrusu.

Önceden Girit’te gördüklerim. Aradan yıllar geçtikden sonra yeniden Girit’te gördüklerim ve yaşadıklarım, beni bu düşüncelere götürdü. Yanılıyor da olabilirim.

İnsanlar politikanın bir aracı değildir. Politika insanlar için bir araçtır sadece.

İnsanlara kıymayalım efendiler.

________________

Ankara. 27 Haziran 2016. Pazartesi. ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

one × 4 =