Gizli kalmış bir öykünün sonu

27 Mayıs Pazar günü Hürriyet gazetesinde “Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’nın gizli yazarı 16 yıl sonra ortaya çıktı” manşetiyle bir haber yayınlandı. İhsan Yılmaz, edebiyat çevrelerini 16 yıldır meşgul eden bir sırrı açıkladı ve böylece 1991’de Haldun Taner Öykü Ödülü’nü “Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı” adlı kitabıyla alan Nurten Ay’ın kitabın gerçek yazarı olmadığını, gerçek yazarın Ali Teoman olduğunu öğrenmiş olduk.


Beyin tümörü teşhisiyle uzun süredir tedavi gören yazar Ali Teoman, 16 yıl sustuktan sonra gerçeği Haziran ayında piyasaya çıkacak olan Kitap-lık Dergisi’nde açıklamış. Ödül aldıktan sonra Simavi yayınlarından Nurten Ay imzasıyla çıkan kitap, bugünlerde Sel yayıncılıktan Ali Teoman adıyla çıkacak.


Ali Teoman Kitap-lık’tan Murat Yalçın’a konuşmuş ve bunun dolandırıcılık değil, yazınsal bir oyun olduğunu söylemiş. Yani yazar, edebiyat dünyasında gördüğü “oturmuş bir tarzı olmak” düşüncesine eleştirel bir karşılık vermek istemiş. Bu eleştiriyi kuramsal düzeyde yaparsa kimselerin ilgilenmeyeceğini düşünmüş ve edebiyatçılara bu oyunu oynamış.


Yazar “Projeyi tasarlarken, Nurten Ay’ı tanımıyordum. Bu proje için gönüllü olabilecek bir kişi aradım. Nurten Ay bir arkadaşımın arkadaşıydı. Tanıştık, oturup konuştuk. Kafamdaki proje için biçilmiş kaftan olduğunu düşündüm. Ona projeyi anlattım, o da kabul etti. Amaç, metne uymayan bir yazar profili çizmekti. Bir yapbozun birbirine aykırı iki tuhaf parçası gibi, yazanla yazılan açıkça birbirleriyle uyumsuz olmalıydılar. Nurten Ay’ın benim kişisel profilime taban tabana zıt bir profil çizmesini ve bu bariz uyumsuzluğun yazınla uğraşan ya da uğraştığını iddia eden kişiler tarafından rahatça görülebilir olmasını istiyordum. Bu çelişkiyi ádeta onların gözüne sokacaktım. Böylece, bir gariplik olduğunu anlayacaklar ve eğer çaba sarf ederlerse, oynanan oyunu ortaya çıkarabileceklerdi” diye açıklıyor bu oyununu.


Ali Teoman, Nurten Ay’ı kimsenin suçlamasını istemiyor ve “bunca yıl açık vermeksizin bu oyunda bana yardımcı olduğu için kendisine çok teşekkür ederim” diyor.


Belli ki Ali Teoman, ölümünden sonra Nurten Ay’ı suçlayacaklara engel olmak için bu açıklamaları yapma gereği duymuş.


16 yıldır susan Nurten Ay susmaya devam edeceğini söylüyor ve “üzerimde bir emanet vardı, şimdi geri verdim” demekle yetiniyor.


Aslında Ali Teoman, 1991 yılından beri bu oyunu ortaya çıkaracak ve “kitabın yazarı Ali Teoman’dır” diyecek birini beklemiş.


Gerçi Kitap-lık dergisinin Mart 2003 sayısında Bilkent Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyesi Süha Oğuzertem “Kayıp Yazarın İzi, Elias’ın Gizi” başlıklı yazısında, “Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı”nı kelime kelime tahlil etmiş ve bu gizli yazarın olsa olsa Cem Behar olacağını iddia etmişti. Cem Behar kitabı okumadığını söyleyince bilmece çözülememişti.


Süha Oğuzertem “Kitap birkaç cümlesini okuduktan sonra bir tarafa bırakacağınız kitaplardan değildi. Yazarın sözcük dağarcığı zengindi. Klasik Türk müziği ve antikacılık alanlarında önemli bir birikime sahip olduğu anlaşılıyordu. Kurgusunda da ilginç sayılabilecek öğeler vardı. Kitabın adı, epigrafı, öykülerin başlık ve üstbaşlıkları, öykülerdeki sahtecilik ve kayıp kimlik izlekleri, metinde yazarının kimliğiyle ilgili bir oyun oynandığını sezdiriyordu” diyordu iddiasında.


Nurten Ay da bu şüpheleri doğrulayan tavırlar sergiliyordu. Her şeyden önce 16 yıldır kalemi eline almamış ve hiçbir şey yazmamıştı. Üstelik Yapı Kredi Yayınları tarafından hazırlanan “Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi”ne adının girmesini istememişti.


***


Tüm bu bilgiler beni 1991’in Mayıs ayına götürdü. Güzel bir İstanbul baharında “Çiçeği burnunda yazar” başlığıyla Nurten Ay’la söyleşi yapmıştım. Arşivimden o söyleşiyi çıkardım ve okudum. Nurten Ay’ın kitabı hakkında sorduğum sorulara ne kadar kaçamak cevaplar verdiğini okuyunca şaşırdığımı itiraf etmeliyim.


– Öykünüz üç ayrı bölümden oluşmuş ve aralarında oldukça ilginç bir kurgu var. Öykünün ilk bölümü “Sessizlik”de saatin tik takları, sürgütün ahenkli vuruşu, yağmurun tasviri çok güzel olmuş.


“Biz yedi kızkardeşiz. Kalabalık bir ortamda büyümek benim daha iyi bir gözlemci olmamı sağladı. Yedi kardeşin birbirinden çok farklı kişiliği vardı. Bunları gözlemliyorsunuz, yakın arkadaşlarınızı gözlemliyorsunuz. Tüm bunlar bana done oldu. Olayları daha iyi irdeledim, onlarla konuştum. Olayların sadece ön cephesini değil, arka cephesini de görebildim. Bir eşyaya baktığımda, başkalarının göremediği yanını görebiliyorum. Tek boyutlu bakmıyorum eşyaya.”


İlk bölümde konağın sessizliğini, yıllardır ayakta durmanın verdiği yalnızlığı ifade etmek için kullandığınız dil başka, ikinci, üçüncü bölümdeki anlatım bambaşka. İkinci ve üçüncü bölümde günümüz insanının dilini kullanmışsınız. Anlattığınız kişilere ve olaylara yakın bir dil kullanmaya dikkat ediyor olmalısınız.


“Bunun doğru bir yaklaşım olup olmadığını bilmiyorum ama yazın dünyasında olan bir kişinin hep aynı tonda yazmasına karşıyım. Bu insanı klasikliğe değil monotonluğa götürür. Bundan okuyucunun da sıkılacağını düşünüyorum. Ben bir başka öykümde bir başka olayı aktardığım zaman, başka bir dil yakalamak isterim. Bir yazar hep kendini anlattığı zaman, okuyucuyu uyuklama noktasına getiriyor. Ben okuyucu olarak böyle düşünüyorum. Jüri üyeleri de bu arayışımdan dolayı beni ödüle layık gördüklerini söyledi. Aslında yazdığım dil tam olarak benim dilim değil. Sohbet ettiğim insanlar yaş olarak, kültür olarak benim yakın olmadığım insanlar olabiliyor. Bu yüzden bir çok deyimler, kelimeler sözlüğü karıştırdım. Bilmediklerimi, duymadıklarımı öğrenmeye çalıştım.”


– İlk bölümdeki musiki örnekleri de öyküde tam yerini bulmuş. Saatin vuruşlarıyla, aksak semainin “canım yele lel lele lel lel li” vuruşları uyum içinde. Es’lerde durup dinlenen nağmeler musiki ile ilgili olduğunuzun bir göstergesi olabilir mi?


“Türk sanat müziğine yatkınlığım var. Bazı parçaları güzel yorumlarım. Erol Sayan’dan ders almıştım. Ailemizde de müziğe karşı bir yatkınlık var. Kızkardeşlerimden biri Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde, bir diğeri de Marmara Üniversitesi Müzik Bölümünde. Bu yüzden o parçaları öyküde yerine oturtmam çok zor olmadı.”


– Öykü hiç beklenmeyen bir sonla bitiyor. Biz konağı merak ederken, birden kadının aseksüel olduğunu öğreniyoruz. Öykünün sonuna cinsellik öğesini sokup özü tamamen değiştirmişsiniz.


“Aslında dört yıl önce üç ayrı öykü olarak yazmıştım bunu. Aralarında bir kurgu yoktu. Yarışmaya katılmaya karar verdiğim zaman aralarında bir kurgu, dil yakınlığı yartamaya çalıştım. Belli bir çizgide giden öyküye bir aktiflik katmam gerektiğini düşündüm. Cinsellik öğesini öylece kattım öyküye. Öykünün hoşluğu da oradan geliyor zaten. Genelde toplumumuzun belli çarpıklıkları ya da sivrilikleri yazılır. Politik yanlışlıklarımız, kadın olayında açlık, kültür eksikliği, eğitim sorunu gibi konular hepimizin duyumsadığı şeyler. Ben farklı bir şey denemek istedim. Ne kadının ezilmişliğini anlatıyor, ne erkeğin egemenliğini, ne de politik bir yaklaşımı. Zamansızlığın ve mekansızlığın ötesinde de değil. Zaman ve mekan unsurunu iyi kullandığımı sanıyorum. O yüzden öykü farklı bir tadaymış gibi geldi bana.”


***
 
Evet 1961 Tunceli doğumlu Nurten Ay, liseden sonra başladığı iş hayatında fırsat bulup bir kitap yazmış ve ödül kazanmıştı. Üstelik yılların edebiyatçısı Adnan Özyalçıner’le paylaşmıştı birincilik ödülünü. O zamanlar ailesiyle birlikte yaşayan 30 yaşında adı sanı duyulmamış genç bir kadındı. Babasının memuriyeti dolayısıyla Türkiye’yi dolaştıktan sonra İstanbul’a gelmiş ve İstanbul’u yazmıştı. Edebiyat dünyası şaşkındı. Herkes çiçeği burnunda “Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı”nın yazarını konuşuyordu.


Bugün ise gizli kalmış bir öykünün sonunu okuyorsunuz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.