Göl suya hasret kalınca, çöl olur…

Göl suya hasret kalınca, çöl olur…

0
PAYLAŞ

Dünya dönüşümünü her daim yapar, dönüşüm olmadığı anı yoktur. Üzerinde yaşayan bizler bu değişime her an şahitlik yaptığımızdan olsa gerek, şahit olmadığımızı söyleriz. Her şey bizim için sonsuza kadar kalacak gibi gelir ve o durağan zaman içinde yaşadığımızı hissederiz.

Zamanın durağanlığı çalışma yaşamımız içinde kendisini çok hissettirir ve sanki hiçbir şey değişmiyormuş gibi masamızın üstüne gelen kişisel sorunlarımız ile ilgileniriz. Çocuğumuzun geleceği çalınıyormuş, kobay olarak kullanıyormuş gibi konuları dahi düşünmeyiz, biz de diğerleri gibi yaşamaya çalışırız. Sorgulamayız, çünkü zaman durmuştur, duran zamanın sorgusu olmaz!

Göl kurumaktadır, hiç kurumayacakmış gibi balıkçıllık yapan vatandaş göle bakar, geçmişini düşünür… Balık ağlarını onardığı günleri, babasının ellerini düşünür. Kayıkların küreklerini çeken eller, oltaları tutan eller ve ağları işleyen eller gözünün önünden geçer. Gözlerin önünden geçen geçmiş bile bugüne anlatmaya yetmez… Bakar, güneşin gölün üzerine düşen aksine… Belki biri şiir yazmıştır, belki biri aşkını göl suyuna atmıştır, güneş o aşkı kızıla boyamıştır…

Toprak, göze göze olmuş çatlamış… Otların gözelerden çıktığı yerler bile tuza dönüşmüş… Beyaz, toprak rengi mavi rengin yerini almış… Yeşil, artık gözlerde bir renk olarak durmuş… Suyun aktığı gözeneklerin yerlerini anımsayan olmamış…

Göl suya hasret kalmış, çöl olmuş!

Balık avlayan ve geçmişini balıkçıllık ile geçiren bir kültürün çocuğu ne yapacağını şaşırmış, göl olan yerde çöle bakarken…

Çölde her şey yetişmezmiş, çöl sıcakmış… Sıcaklar kavurmuş, rüzgar yanığı olmuş dudakları… Suya hasret, suya özlem… Topraklar gibi çatlamış vücudu, toprak gibi suya hasret kalmış… Göl çöle dönüşmüş, göl insanı…

Tanımların, tanımlamaların ve geçmişin yok olduğu noktadayız, geçmişin güzelliklerin üzerini kum örtmüş… Kumu kaldırsan, altından sanki göl çıkacakmış gibi ama göl yok olmuş…

Göl ile birlikte çevrede yaşayanlarda yok olmuş. Önce kuşlar gitmiş, sonra balıklar… En sonunda kurbağalar göçmüş… Belki hepsi buharlaşmış… Su buharlamış dediler ama kim bilir?… Çöl, suya hasret toprakları içinde barındırır…

Gölün suya hasret kalmasını, eskiden orada yaşayanlar elektrik üretimine bağlamışlar… Su gelirmiş eskiden inceden inceye, sonra derelere engeller koymuşlar, enerjiye ihtiyacımız var diyerek… Enerji almışlar ama bir süre sonra enerji alanları da kum olmuş! Göl, suya hasret bıraktırılmış… Gölden geçinenler önce anlamamışlar, sonra onlarda göçmen kuşlar gibi ayrılıp gitmişler, teker teker…

Gerek olursa gölü ben yaratırım demiş insan. Yaratmış da… Kendi yarattığı gölün kenarına ağaçlar dikmiş, içine birkaç balık atmış… Sonra masalar kurmuş, akşamları şen müziklerin eşliğinde bardak ve tabak gürültüleri altında konuklarını ağırlamış… Kendi oluşturduğu gölden yetiştirdiği balığı bir güzel kızartıp yemiş… Balıkçıya ihtiyaç yokmuş, ağı at istemediğin kadar balık gelirmiş… Balığı ne kuşlar tüketebilmiş ne de başka canlı… İnsan kendisi için oluşturduğu yerde kendisi için beslemiş, gerek olmayanı yok etmiş… Göl kenarında yetişen ne küçük uçan sinekler kalmış, ne de kurbağalar! Kurbağa sesi yerine dijital ses bırakılmış!

Göl kuruyunca çöl olur! Çöl içinde vaha yaratınca, küçük gölcükler olur!


—————————————
http://cemoezkan.blogcu.com

BİR CEVAP BIRAK