Globolize olmuş digital gençliğe analog bakışlar

Ben önce gülerim, sonra da güldüm diye kendime kızar ve gencin mahcubiyetine üzülürüm.

Batıdan AVM formatlarını alırken yanında verdikleri robotik davranış biçimlerini benimsemek zorundayız artık alafranga da olsak, alaturka da… Mahalle bakkalımız öldü, kasabımız can çekişiyor, köşedeki terzi zaten tadilatçı oldu, AVM kültürü esnafımızı yok ederken bize nur topu gibi gençler armağan etti.

Fabrika ayarları mekanik ortamlarda yapılıp, digital davranış biçimlerine ayar edilmiş gençlerde, Türklere daha bir mahsus olan yaratıcı zeka denilen vasıf daha fidanken kurursa ve bizim gurur kaynağımız olması gereken cevval genç nüfusumuz batı standartlarında otlara dönüşürse bu çok üzünülecek bir durumdur. Çünkü ülke olarak hiçbir ekonomik değerin satın alamayacağı çapta genç nüfusa sahip olmamız en önemli servetimizdir bizim, kıymeti bilinmese de, biber gazları ile beslenip, cop yeseler de, Rektörlere ayar verecek çaptadırlar bizimkiler…

İngiltere’de bir gün kırmızı erik almıştım, kasiyer genç kız “ bu nedir? diye sorunca dalga geçmiş, “ domates “ demiştim. “OK” deyip domatesin fiyatını digital kasaya girince de bir adet erik ikram etmiştim kendisine…

Bir keresinde de banyonun musluğu bozulunca, musluk tamircisi bir firmaya sarı sayfalardan ulaşıp çağırmıştım eve. 2 saat sonra takım elbiseli kravatlı 2 genç geldi, ellerinde digital fotoğraf makineleri… Musluğun farklı açılardan fotoğraflarını çekmeye başladılar.“ Allah Allah, vardır bir kerameti…” diye düşünürken dayanamayıp sordum “ ne iş ? “ diye… “ Biz “ dediler,
“teşhisçiyiz, tamirci ekipe bu fotoları ve planları vereceğiz, onlar daha sonra tamir için gelecekler !!! “

“ Yok mate “ dedim, “ bu pahalı bir ameliyat olmalı, zahmet etmesinler…” Ve Kuzey Londra’daki Türk mahallesinden laz usta, Joker Mahmut abiyi aramıştım. Su, elektirik, havagazı, buzdolabı tamiri, IKEA mutfak montajı, boya badana ve araba tamiri de yapardı Mahmut abi… Yarım saatte musluğu halletmişti, hem de yeni bir parça kullanmadan. Hatta bir de gelmişken klozet musluğu bile yaptırmıştım analogundan…

İngiltere’ye ilk yerleştiğimizde, Hastings’te otururken, Türk kanalları izlemek için evin duvarına uydu çanağı taktırmıştım. 3 gün sonra belediyeden 2 genç memur geldi, meğer orası “old town” imiş ve koruma alanıymış, 1 hafta içinde uydu antenini indirmemi istediler, hiç laf dinlemediler, zabıt tutup gittiler. “ Ben de geleyim sizle belediyeye “ dedim, gittik, Koruma müdürüne çıktım. “ Ben” dedim, “ korumacılık işlerini çok sever ve desteklerim, ama İngiltere gibi demokrasinin beşiği, liberalizmin koruyucusu medeni bir ülkede, henüz İngilizce bilmeyen ev ahalisinin kendi ülkesinden haber alma özgürlüğünü kim koruyacak? Böyle bir insan hakları departmanınız var mı? “ İlk encümen toplantısının gündemindeydik. Uydu antenimize giden kabloları da siyah renkten, evin duvarının rengi olan beyaza boyamamız koşuluyla uydumuz iyi halden dolayı jüri kararıyla beraat etti… Lokal gazetelere haber oldu, bir Türk’ün deldiği kural.

Bunlar nereden aklıma düştü, anlatayım. Adım Metin Oktay’dan geldiği için “doğuştan değil, doğmadan “ Cim Bom olduğumdan, geçenlerde içimden geldi, Galatasaray’ın yeni Arena Stadının açılışı için bir marş yazdım, besteledim ve demosunu profosyonele yakın şekilde kaydedip, GS Store’u aradım.

Telefona çıkan genç arkadaşa “ böyle böyle” dedim, “ bir hediyem var da! ”, bana e-mail adresinizi verin, marşı size yollayayım, ben ulaşamıyorum, siz ilgili yetkililere forwardlarsınız, beğenilirse ararlar. Uzun uzun dinledikten ve aynı şeyleri birkaç kez sorduktan sonra e-mail adresini verdi, yolladım. Sağolsun geri cevap yazdı ve “ bu konu ile Stat A.Ş ilgileniyormuş, oradan filanca hanımı arayın” dedi… Filanca Hanıma da konuyu anlattım, e- mail adresini verdi, ona da hem marşı, hem sözlerini e-mail ile gönderdim digital mp3 olarak…

Eserime de güveniyorum, en azından mevcut marşlardan daha coşkulu ve taraftarı gaza getirecek nitelikte… Aradan 1 hafta geçti, kimse aramayınca Filanca Hanımı tekrar aradım.
“ Ben, gerekli yerlere gönderdim ama sanırım başka bir marşa angaje olmuşlar, ihtiyaç yok dediler “ dedi. “ Sanır mısınız, emin misiniz? Gönderirken bana da cc’leseydiniz keşke ben de o yetkili arkadaş ile direk yazışma imkanı bulurdum konu sizin sanmanızla sonuçlanmazdı sanırım” diyecek oldum. “ Efendim ihtiyaç yokmuş, ben söyledim dedim ya!!!” diye biraz da ses tonunu değiştirerek robotik cevabını tekrarladı birkaç kez… “ Ulaştırılan yetkilinin ismini verseydiniz “ dedim, “ “Ben nereden bilebilirim kime gönderildiğini? “ diye sordu bana. Ne bilsin benim gönülden ve karşılık beklemeden ve nice heyecan hazları duyarak amatör ruhla profosyonel bir marş yaptığımı, dinlememiş tabii ki, ha dinlese de fark etmez, çünkü onun vazifesi bir yerlere havale etmek… Tıpkı maç başına para alan yabancı futbolcular gibi, ruh namevcut… “Ben topu ortalarım, vuran vurur” zihniyetinde… Top takibi yok ! Yatay moddan, “takımıma ekstra bir faydam olsun” odaklı dikey düşünce moduna geçiş engelli digital zeka numunesi…

Sonradan öğrendim ki bu işe sadece kulüp karar verirmiş. Sonra kulübü aradım ve yine genç bir arkadaş çıktı telefona… Gerisi daha trajikomik. Kulübümün geri ve orta sahada nasıl yönetildiği ifşa olacağı için yazmaya gönlüm el vermiyor… Güzelim marşı şimdi kendim dinliyorum ve coşuyorum evde…İsteyen takımdaşıma gönderirim zevkle, anonimleşir… Başkana da bir cd kopyasını postaya verdim analog yoldan, genç değil anlar diye… Açılıştan sonra eline geçer sanırım !

Bu gençlere benzer nice gençler, nice domestik veya batıya açılan penceremiz firmalarımızda, yuppi kılıklarda, “ sadece verileni yapmakla sınırlı sorumlu, ve çözüm değil, şu veya bu şekilde sonuç odaklı ! “ çalışmalarına devam ediyorlar, ortaladıkları topun yolda patladığını başkaları haber veriyor bu tiplere… Bu arada pratik zekalı gençlerimizi de tenzih ederim yani… Özellikle, yoğunluktan sosyalleşemeyenleri değil, sosyalleşemediği için yoğunlaşanları da değil… Özetle hayatın başka boyutları olduğunu, üzümlerin dışında böğürtlenlerin de olabileceğini kavramış olanları…
Bu güzelim genç istihdam potansiyelimizi, bu bizim geleceğimiz göz bebeklerimizi yıllarca çarpık ve kişiliksiz sistemlerle eğitirken yanlış yapanların ve geleceğimizi törpüleyenlerin kimler olduğunu saygıyla anarken, “ Vay be! ne kadar da batılılaştık!!! diye düşünüyorum kara kara… Ama şirket içi eğitim kısırlığımıza da şaşıyorum. Düşünün bir de bu eğitimlilerle AB’ye girsek başımıza nelerin geleceğini… Bir de köyünden dışarı çıkmaya parası yetmeyen ama kendi gibi olan arkadaşlarıyla batıya ihraç edilen halılarımızı el emeği, göz nuru dokuyan Emine’yi düşünüyorum sonra… Yakışırız abe AB’ye abi diyorum…

Ben gençliğin biraz da analog olanını seviyorum. Zaten okulda digital analyses dersini de sevmezdim. Dersi, heyecansız ve baştan sona monoton tek bir ses tonuyla anlatır ve uyuturdu hoca bizi…
İşte budur 88 ve 98’lilerin, 68’lileri ve 78’lileri anlayamama sebebi… Biz radyo ile büyüdük, bundandır tahayyül genişliğimiz… Bundandır amatör ruhumuz… Geleceğin hayalini kuracak, yarını tahayyül edecek gençler lazım bize… Bugünden eleğini duvara asmışlar değil…

Elek dedim de aklıma geldi… Cim Bom’un kurultayı ne zaman olacak?
CHP kadar bile dinamikleşsek yeter Avrupa’ya dönmemize… sanırım !

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.