Günü kurtaranlar

Günü kurtaranlar

0
PAYLAŞ

Açık açık“Yenikapı kıyılarında bir erkek ceset bulundu” diye yazmış gazeteci kardeşimiz. Erkek ceset olduğuna göre dişi ceset de vardır. Bu durumda hünsa ceset de bulunabilir. “Türk kurul” diye yazan mı arasınız, “alman bakan” diye yazan mı arasınız. Bu güzellik bize 12 Eylül’ün armağanıdır. Birçok alanda düzeltmeler yaparken dili düzeltmeseler doğrusu ayıp olurdu. Türkçeci dostların da candan ve gönülden yardımlarıyla mantığa uyar mı uymaz mı demeden önce tamlamaların canına okudular. Gördüğünüz gibi dilimiz birilerinin elinde iyiden iyiye hırpalandı. Bilinçlerin yetersizliğinde dil sakat gelişir, tamam da onu hiç değilse bilir bilmez bir de dıştan kurallar koyarak sakatlamasalardı. “Alman bakan” derken adamın etnik kökenini belirleyebilirsiniz ancak. “Kıpti çalgıcı” derken olduğu gibi… Onun ulusunu belirtmek istiyorsanız, geçerli koşullarda bu gerekir, o zaman “alman bakanı” demek zorundasınız. Yenikapı kıyılarında bulduğunuz şey bir “erkek ceset” olamaz, ancak bir “erkek cesedi” olabilir. Bunu bugünkü koşullarda kimselere kolay kolay anlatamayacağımızı bile bile yurttaşlık görevi olarak gene de belirtmek zorundayız.

Eğitimin çatır çatır kendi üstüne çökmüş olması yalnız dilde değil yaşamda da eşsiz meyvalarını verecekti. Bir tabuta ölüyü yerleştiriyorlar morgda, yanına giderken şunu da götürüver gibilerden bir de çocuk cesedi ve bir de kadın bacağı koyuyorlar. Sorumlu kişi neden yaptın diye sorulduğunda “Ne var bunda, hazır gitmişken götürüverseydi” diyor. Gerçekten mantıklı, ne var ki insan değerlerine pek uymuyor. Hastanın sol bacağı yerine sağ bacağını kesiyorlar. Gerekçe: “Nasıl olsa yakında onu da kesmemiz gerekecekti.” Bir de bakıyorsunuz birileri “yeteri kadar yattılar” gerekçesiyle hapishaneden bir güzel salıverilmişler ve yargılanmaları bitmeden kaçıp gitmişler. Bir şeylere sürekli zam geliyor. İlgili şu çok haklı gerekçeyi sevgili halkına bildirmekten “gurur” duyuyor: “Ne yapalım efendim, doktorlar, mühendisler, avukatlar, kuyumcular, sucular, berberler, bakkallar vergi vermiyorlar, biz de rakıya sigaraya bindiriyoruz.” Aman ne güzel! Böyle çok uygun, çok doğru, çok insani çözümler bulmalıyız hepimiz. O zaman neden kopya çekenlere düşmanca davranıyoruz? Adamlar en uygun yolu seçmişler. Yeği görü inletmek var mı?

Hukukçu yetiştiriyorsunuz? Nasıl yetiştiriyorsunuz? Alelacele açtığınız hukuk fakültelerinde yetiştiriyorsunuz. Nasıl olsa ne laboratuara gerek var ne kitaplığa. Öğretmenin notları ne güne duruyor! Burada öğretim gören insanlar insanı tanımadan insanla ilgili karar verecek durumda buluyorlar kendilerini. Aynı şey tıpta okuyanlar için de, başka dallarda öğrenim görenler için de geçerlidir. Hastaya herhangi biri olarak değil de falanca kişi olarak bakmak ilkesinden sık sık sözedilir. Pekiyi, bıçak parası ne oluyor? Hele hele insanların insanı tanımadan sanatçı olmaları kadar korkunç bir şey olamaz şu yeryüzünde. Kızımız ya da oğlumuz Beethoven’in sonatını çalıyor. Çalıyor mu sizce? Kendisine, öğretmenine, annesine bakarsanız çalıyor da öteye bile geçiyor. Konser bile verdi köftehor geçende. Beethoven’deki duygu ve düşünce gücünü iyiden iyiye algılamadan nasıl yapıyor bu işi? Sıradan akıl için her şey kolaydır: işte notalar önünde duruyor yavrum, yapacağın şey o notaları çalmaktır, hepsi bu. Çocuk hepsinin bu olmadığını alttan alta sezse de doğrusunun ne olduğunu kolay kolay sezemiyor. Zavallıcık o notaları çaldığı zaman ortaya çıkan sefalet kargaları bile güldürecek cinstendir. Çünkü öğretmen de tanımıyor Beethoven’i, ona da bu gibi şeyleri kimse öğretmemiş. Tiyatrocu Julius Caesar’ı oynuyor ama ne Ortaçağ sonlarının İngiltere’sinden haberi var ne de Roma’dan. Gerek yok aslında. Çünkü öğretmeni de bilmiyor. Oyun ortada işte. Ne yazmışsa Shakespeare onu söyleyeceksin.

Bu işlerin doğru yolda yürümesi için felsefeye gereksinimimiz var, onun yanında estetiğe gereksinimimiz var. Felsefenin kapısını çalıyoruz. Sizden iyi olmasın, Heidegger açıyor kapıyı. İyi kesilmiş bıyığıyla, arkaya taranmış saçlarıyla bize garip şeyler söylüyor, söylediklerini hiç anlamıyoruz. O sırada yanında bir başka kişi bitiyor. Bizi öğretmeni Husserl’le tanıştırıyor Heidegger. Buralarda ne arıyorsun? diye soruyoruz hazrete. Çoktandır resmi filozof olarak bu ülkede takıldığını söylüyor. Dönüp gidiyoruz. İşin aslı budur dostlarım, yetersiz eğitimle yeterli sonuçlar alabileceğimizi sanıyoruz ya bu sanı tepeden tırnağa yanlış ve tehlikelidir. Bilgisizliğin yumuşaklığına güvenerek yaşamınızı sürdürmeye kalkarsanız büyük düş kırıklıklarına uğrarsanız: bilgisizlik bacağınızı kaptığı zaman anlarsınız dünyanın kaç bucak olduğunu.

BİR CEVAP BIRAK