Görünmek ve olmak

Görünmek ve olmak

0
PAYLAŞ

Mevlana haftasına siyasiler davet edilse, kuşkusuz dünyayı titreten gür sesleriyle şu dizeleri okurlardı:

Şefkatte, merhamette güneş gibi ol; /  Ayıpları örtmekte gece gibi ol; /  Keremde, cömertlikte akarsu gibi ol; / Öfkede, asabiyette ölü gibi ol; / Tevazuda, mahviyette toprak gibi ol. / Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol!”

Filozof şair, hele de Mevlana gibi gönüllere taht kurmuş bir akil bunları kalbinden süzülen damlalar olarak saçar, siyasetçi ise bu incileri yüreğinin ve vicdanının karanlığını gizlemek için ancak dilinin ucuyla iğreti şekilde söyler.

Almanya’nın Türk siyasilerine, daha doğrusu bir bölümüne propaganda yasağı koyması, bu davranışı Hollanda’nın da izlemesi yüzeysel bakışla çağdaş demokrasi ile bağdaşır bir davranış olarak görülemez. Ne var ki, olaya bir yönü ile Almanya ve Hollanda, diğer yönü ile de bu davranışa muhatap olan Türk siyasileri açısından baktığımızda her iki taraftakilerin de hem haklı hem de haksız olduklarını görebiliriz. Önce Türkiye cephesinden bakalım olaya. Almanya ve Hollanda’nın tavrı siyasilerimizin dilinde hayret uyandıracak şekilde anında demokrasi, insan hakları, hatta faşizm ifadelerinin gündeme getirilmesine neden oldu. Gören de bu siyasilerin demokrasi okulundan iftiharla olmasa da vasat öğrenci olarak mezun olmuş, siyasi icraatlarında da öğrendiklerini şöyle ya da böyle uygulamaya çalıştıklarını düşünür. Bu saf insanlar düşüne dursun da, Mevlana’nın ruhu bu manzaradan muazzep olmaz mı? Hadi diyelim ki, siyasette tevazua ya da cömertliğe veya şefkate ve ayıpları örtmeye yer yoktur, ama görünmek ve olmaya ya da öfke ve asabiyete ne diyeceğiz? Hele de demokrasi ya da faşizm sözcükleri dillerden dökülürken yansıyan ikircikli parıldamaları nereye koyacağız? Destan oluştururcasına aylardır yazılamayan dava dilekçeleri nedeniyle tutuklu onlarca yüzlerce insanın serbest bırakılmaları için yabancı örgütlerin müracaatına, ilgili kişi ya da merciin “bizde adalet var, bu konu siyaseti ilgilendirmiyor” şeklinde yanıt vermesi yerine, suskunluğu tercihi, acaba duyulan saygı ve demokrasi gereği midir? Demokrasi, bir işlemin tüm süreçleri için talep edilebilir. Süreç tümü ile sakat, hatta ”mutlak butlan” hükmünde ise, keyfi sürecin bir aşamasında demokrasi talebi kabile gütme ahlakıdır. Oyun sahasında bizzat oyuncuların kendilerine yontulacak değişikliği OHAL yönetiminde halka oylatmasının demokrasi ile bir ilgisi olabilir mi? Haklılık ve haksızlık ölçütleri anlık değil, süreç bağlamında ele alınmalıdır. Karşı cephe de farklı yorumlarla farklı şekilde değerlendirilebilir. Almanya’da belediyenin ileri sürdüğü gerekçenin sudan olduğu ortadadır. Bir bakanın garip ifadesiyle, üçüncü havalimanı inşaatının Almanya’yı “çıldırttığı” da komik ötesi mantıksızlıktır. Tüm bunlara rağmen, Almanya’nın bugün sığındığı kapitalist demokrasinin kökeninde nelerin olduğu çok iyi bilinmektedir. Alman icadı bir oluşum süreci insanlık dramı olarak tarih müzesinde yerini alıyorsa, bugün hangi demokrasiden söz edebiliriz ki!

Bir zamanlar durağa yanaşan demokrasi tramvayına binenlere, orta duraklarda çiçeklerle destek veren “yetmez, ama evet” avenesinin dikkatine, bir umutla(!), terminale bir aya yakın süre kalmışken son perdede sahnelenen şu ünlü Türkiye Varlık Fonu oyununun mantığını sunmak istiyorum. Siyasi hırs, toplum üzerinde hâkimiyetini koruyabilmek ve sürdürebilmek için salt hukuksal ve yönetsel düzenleme ile yetinmemekte, toplumun değerli birikimlerini de bir havuzda toplayıp, yönetimine alarak, ekonomik gücü de altına çekmeye çalışmaktadır.

Büyük miktarda kamu kaynakları ile beslenen fonun tek otorite altında yönetilmesi ve sağlanan gelirlerin bütçeye aktarılmadan emre amade kaynakların ilanihaye büyütülmesi, geçmiş dönemlerde hâkimi mutlak siyasetçinin hazinesi anlamında “Krematistik hazine” yönetimine yol açarak, başat siyasetçiyi, 14. Louis’nin ifadesiyle (L’etat c’est moi) “Devlet Benim” şeklinde, demokratik kurallara aykırı şekilde toplumun mutlak hâkimi kılar.

Devasa kaynakların aynı potada toplanarak, yurtiçi ve yurt dışında her türlü ticari, inşaat ve özellikle de finans işlerine girilebilmesi, denetimsiz olarak ve parlamento dışı siyasi dürtülerle ipotek karşılığı aşırı borçlanmaya gidilmesi sonucunda söz konusu varlıklar kaybediliyor olabilir. Günümüzde söz hakkı olmayan gelecek nesiller, nesiller arası demokrasi ilkelerini de ihlal eden siyasinin hırsıyla alınmış kararların maliyeti altında ezilebilir.

Kapitalizm sıkıştıkça demokrasi, hukukun üstünlüğü ya da insan hakları gibi toplumsallaşmış üretim ve dağıtım sisteminin doğal üst-yapı kurumlarının erimesi mukadderdir. Bu erimenin biz fanilere bir şeyleri göstermesi dileğimdir. Ne var ki, kapitalizmin kompartımanlaştırdığı bilgi ve bilimleştirme sistemi ekonomiyi tarihten, siyaset bilimini de ekonomiden ayırdığı sürece TV ekranlarında “şu şöyle olsa idi, bu da böyle olurdu” hikâyelerini daha çok dinliyor oluruz!

BİR CEVAP BIRAK