GRANADA’DAN… Unutturulan bir medeniyetin izinden (II)

Güneşli, ılık bir Sonbahar günü, Granada’da gezimiz devam ediyor. Günlerden Cumartesi. Etraf şık mağazalarda alışveriş eden, kaldırım kahvelerinde kahvelerini, soğuk biralarını yudumlayan kalabalıklarla dolu.

Biraz ileride Darro nehrinin üst kısmındaki küçük meydanda bir kalabalığın toplandığını görerek oraya doğru ilerliyoruz. Ücretsiz, başka bir müzik ziyafeti.

Tepeden tırnağa siyah elbise giyen bir kadın büyülü ses tonuyla bir arya okuyor. İspanyolca anlamamamıza rağmen, bunun Madam Butterfly gibi acıklı bir yaşam öyküsü olduğunu anlıyoruz.

Kadının yanındaki uzun tabure üzerinde oturan gözleri kapalı genç adam, kendinden geçmişcesine elindeki gitardan inanılmaz güzellikte nağmeler çıkarıyor.

Henüz bu gizemli şehre ayak basışımızın ilk saatlerinde karşılaştığımız bu sahneler bizleri oldukça mutlu ediyor.

Yazar Steven Nightingale’in ayak izlerini takibederek Albayzin’in daracık sokaklarında yürüyoruz.

Evlerin birinden bir gitar sesi yükseliyor. Kedi miyavlamaları, köpek havlamaları, yaşlı bir adamın öksürükleri, bir bebeğin feryatları sokak senfonisini tamamlıyor.

Sokağın birinde eski ama oldukça bakımlı bir bina ile karşılaşıyoruz. Palacio de los Olvidados. Burası kim oldukları bilinmeyen asil bir Yahudi ailesine aitmiş.

Müze haline getirilmiş küçük binayı geziyoruz. Granada’nın üç büyük din mensuplarından biri olan Yahudi toplumları ile ilgili şeylerin sergilendiği müzenin üst kattaki odasından bakıldığında karşıda Alhambra Sarayının bir kulesi görülüyor. İki gün sonra bu muhteşem yeri ziyaret edeceğiz.

Avluda korkunç birkaç işkence aleti sergilenmekte. Katolikler şehri Müslüman Arablardan devraldığında Arab ve Yahudilere korkunç işkence uygulamışlardı. Burada bu işkence aletlerinden bazıları sergilenmiş. İnsanoğlunun ulaşabileceği iğrençliğin izlerine tiksinti ile ile şahit oluyoruz.

Aynı binanın küçük salonunda flamenko gösterileri sergilendiğini öğreniyoruz. Los Olvidados de Flamenco. Görmeyi planladığımız şeylerden biri idi bir flamenko performansı. Bunun bir flamenco puro gösterisi (öz, gerçek falemenko) olduğunu öğrenmek bizleri çok sevindiriyor.

250 yıl Anadalusia bölgesini hakimiyeti altında tutan Arablar, sadece bu bölgede değil tüm İspanya’da önemli izler bıraktılar. Bu izler ne kadar gizlenmeye, reddedilmeye çalışılsa da Batılı devletler bunda tam başarıya ulaşamadılar.

Arabların izleri tarım, gıda sektörü, müzik, dans, matematik, geometri, filozofi ve daha birçok alanlarda red edilmesi imkansız olarak görülebilir.

Flamenkonun önemli sayıdaki branşlarının Arablardan kaynaklandığını bilen pek çok kişi olduğunu sanmıyorum. Ben de bunu gezimiz için araştırma yaparken öğrendim.

İspanya’nın en önemli şair ve müzisyeni olan Federiko Garcia Lorca’nın öne sürdüğü bu tez, sonradan D.E. Pohren tarafından kanıtlandı. D.E. Pohren bir Amerikan gitarist ve tarihçisi olup, İspanyollar dışında tek “flamenkolocist” ünvanı sahibi idi.

Bir video görmüştüm. Bir kadın tarafından flamenko müziği eşliğinde Arab dansı sergileniyordu. Yavaş tempoda çalınan müziğin ud müziği ile, ve kadının dans hareketlerinin klasik flamenko dansı ile benzerliği oldukça dikkat çekiciydi.

İspanyollara mal edilen gitarın orijininin bir Arab müzik aleti olan ud olduğunu biliyormuydunuz? Uddan esinlenerek önce “lute” denilen alet sonra da gitar icat edildiğini ben de hayretle öğrendim.

Ertesi gece Palacio de los Alvidadosun tüm yerleri dolmuş 80 kişilik küçücük salonunda nefes kesen bir flamenko gösterisi izledik. Bir şarkıcı, bir gitarist ve iki dansçıdan oluşan 4 kişilik Cipsi (gurbet) grup bize bir saat boyunca inanılmaz bir gösteri sundular.

Daha o geceden ziyaretimizin en güzel izlenimlerinden birinin bu gösteri olacağını kestirmek hiç de zor değildi.

Şimdilerde sağ kesim ve onların etkisi altında kalan İspanyollar ülkelerindeki Arab göçmenlerin kültürlerini erozyona uğrattıklarını savunuyorlar! Bunun ne büyük bir ironi olduğunu okuyucularım anlayacaklardır.

Ertesi gün şehrin merkezinde bulunan Plaza Bib Rambla meydanına yürüyoruz. En büyük kilise olan ve bölgeye adını veren kocaman Katedral büyük bir alanı kapsıyordu.

Hava oldukça sıcak ve güneşli idi. Etraf şık kaldırım kahveleri ve kiliselerle dolu. Bu ünlü meydanın hemen yanındaki Calle Alceiceria bölgesi adeta İstanbul Kapalıçarşının etrafındaki sokakların bir versiyonunu anımsatıyordu.

Daracık sokaklardaki küçücük dükkanların tümü Arablara ait. Deri, porselen, ipek ve daha birçok ekzotik, hediyelik eşyalar satılıyordu.

Birkaç saat bu renk cümbüşü semti gezdikten sonra istikametimiz Mirador de San Nicolas. Bu küçücük tepeden şehrin en güzel görüntülerine tanık olunabilir. Oradan meydanın tam karşısındaki Alhambra Sarayını hayranlıkla izlemek de ayrı bir güzellik.

Gelen hafta Granada serüvenimiz devam edecek.

Devam edecek

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fifteen − 1 =