Günlerin getirdiği…

Erken kalkıp yüzümü yıkadım
en görünmez halimi takınıp dışarı fırladım
bugün bir gölge gibi dolaşacağım istanbul’da…
Upuzun bir sisin içinden çıkmış gibi yönümü arıyorum.
Bahçe kapısında lavantalar coşmuş
sokaklar sessiz..
Kadıköy’e kadar deniz boyunca yürüdüm
birkaç mağaza açılmış.
O uçuş uçuş elbiselerin, sandaletlerin, bilekliklerin büyüsüne kapılıp
camekanın arkasında dakikalarca durdum.
Bu sanki ‘hiçbir şey değişmedi, yine yaz geldi bak’ şeklim…
Hiç mi bir şey değişmedi?..

Kadıköy iskelesi sakin

artılar aynı…
Birinin adı hala Jonathan
selamlaştık karşılıklı.
‘Bir şeyler oldu sanki’ dedi ‘garip bir şeyler’..
‘daha özgürüm son zamanlarda’
‘özlemedin mi insanları’ dedim.
‘yeteri kadar’ dedi… ‘yeteri kadar’…
Özleyince nasıl delirdiğime o an utandım.
Kazı çalışmasıyla Rıhtım boydan boya harmanlanmış
toz toprak içinde koşturan işçilere hayıflandım
onlar bırakmamışlar hayatı.
Tek tük açılan kafeler var
birine yaklaştım.
Cebimde taşıdığım eldivenin
o buruşuk naylon hışırtısıyla
kağıt karton bardakta duble americano.
Bir banka oturdum, karşımda Haydarpaşa …
o bile karantinada,
her tarafı kumaşlarla sarmalanmış, tadilatta.…
Gönül rahatlığıyla değil ama özlediğim tadı bulma telaşıyla
bu manzaraya daldım.
Aceleci adımlarla vapura yetişmeye çalışan maskeli kadınlar, adamlar
her zamankinden daha az sayıdalar.
İstanbul ayıklanmış, güneşin büyüsüne kapılıp avarelik yapanlardan…
Oraya buraya koşturan iki çocuk var..
Eldivenli simitçi… eldivenli ekmekçi…
Artık dokunmalarımız tıkır tıkır işleyen bir makine gibi seri değil.
Artık dokunmalarımız ölesiye itinalı…
Ve sözlerimiz…
bir maskenin ardında daha düşünceli …

Haldun Taner sahnesi’nin önündeyim.
Bir an babamı gördüm sandım
omzuna dokunup ‘merhaba’ demek istedim
‘nasılsın kızım’ desin istedim
bu saçma dokunulmazlığı karantinaya değil
‘sen ölmedin işte’nin içine sığdırmak istedim.

İnsanlar…

Ne diyeceklerini bilmiyorlar
Nasıl sarılacaklarını bilmiyorlar
Nasıl seveceklerini bile bilmiyorlar
Belki de uzun karantina günlerinde artık anlamışlardır,
sevmeleri de şımarık bir heves gibiydi, geldi geçti…

Şurada şu kafede dinlensem, iki göz yumurta söylesem
İki gözümü çıkarıp koysam masaya
görmeyi yesem, sarılmayı yesem, sevmeyi yesem
her şeyi yutsam büyük bir açlıkla…
Ama hayır bir dur be canım bir heyecanlanma
sen de sabrını bu gözü dönmüşlüğe harcama
..

O sokak satıcıları, sokak çalgıcıları
ve köşeyi dönüverince karşıma çıkan virane meyhane
sus pus…
kimi hastalıktan korkuyor, kimi parasızlıktan, kimi hayattan, kimi her şeyden…
ne kaldı dünde?
Sokağa atılan o kalabalık sandalyelerde
bol rokayla bezenmiş manav tezgahlarında
rakılı balıklı loş sohbetlerde
Müzeyyen’in sokağı boydan boya titreten ‘benzemez kimse sana’sında..
İnsanın inanası gelmiyor ama
şimdi bütün bunlar aklıma üşüşmüş birer karanfilli bahçe…
Ah be More sen de indirmişsin kepengi
uçurtmanın ucuna taktığım kalbin fenerini
nerede söndüreceğim şimdi?..
Rüzgar kesildi…
birdenbire fırtına arkası gelen
hüznümsü bir şey dürttü içimi.
Sonsuza doğru büküldü zaman
ağır ağır yürüdüm Moda iskelesine…
Öylece baktım denize uzun uzun…
gülüp geçmekten başka çaremiz yok şu başımıza gelenlere..
kader bizi ya korkularımızda kıstıracak
ya yeni bir hayata fırlatacak..
Sabahın köründe burada
kaderi iplemeyen bir elin körüyüm…
Kimse beni tanımaya kalkmasın
çiçeklerle kuşlarla karşılaşıp sevineceğiz
bir süre böyle insansız.
Daha beyaz bir ömrün
daha mavi kanatlarında buluşmak üzere…
ve sarının kabuk bağlamış yaralarında
hiçbir şey eskisi gibi olmayacak
ne uçurtmanın ucuna bağladığım o kalp
ne aklımı sersem eden o mavi perde.
eskiyen defteri dürmenin
bunca korkuyu geçmişe gömmenin
şimdi tertemiz bir suda yeniden dirilmenin
tarihini atıyorum.
Ne olamadığını öğrendik,
şimdi sırada ne olacağını öğrenmenin umutlu bekleyişi..
Karşımdakini bir çırpıda çarpıp bölen ergen cahilliğimi,
O çok dövdüğüm kelimelerin yorgun hengamesini
en çok da kendime batıra çıkara sivrilttiğim dikenlerimi
ayıklıyorum..
Sabrı hak etmeyen talep ve beklentilerin,
her türlü yalanın, iki yüzlülüğün, ihanetin,
abartının ve haddini aşan eleştirinin
üstünü çiziyorum.
Zor iş kendini büyütmek.
Yepyeni bir sayfaya hazırlanıyor en heybetli cümleler …
Hiç kimse ölümü yakıştırmasın kendine
korkuyla bileyleyip sivriltmesin dilini…
Yumuşacık bir kabullenişle
tamir edeceğiz hasarlı kalbimizi
yeni bir başlangıcın kuytu köşesinde…
Sen istediğin kadar ‘film bitti’ de
hayat hatırlatacak kendini…
Bu defa durmanın da gitmenin de sevmenin de
bambaşka yerindeyiz;

Y a ş a m a k . . .

sibelbengu@yahoo.com

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.