Gözümüz doyabilseydi

Karnımız doyduğu kadar gözümüz doyabilseydi bugünkünden yüz kat daha güzel bir dünyada yaşıyor olacaktık. İnsanoğlu şu güzelim dünyayı bir doymazlar dünyası yapıp çıktı. Açgözlülük insanın temel özelliği oldu, ne yazık! İnsanlığın yarattığı gerçek değerler görünmez bir yerlerde sıkıştı kaldı. Bu yüzden sonu belirsiz bir akışın içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Boğulmamak için çırpınanlarla biraz daha bir şeyler edinebilmek için canlarını dişlerine takanlar bir arada sürükleniyorlar. İnsan gün geçtikçe gereksinimlerini artırıyor, her gün bir başka gereksinimle başlıyor yaşama. Ne kadar elde edersen o kadar güçlüsün yalanına iyice alıştı insanoğlu. Ne patlayana kadar yiyenler ne de kuru ekmek bulamayanlar yakınıyor bundan. Genel görünüm odur ki hemen herkes yaşadığını doğal karşılıyor. Doyanlar açların sırtından geçindiklerini, onların yarattığı olanaklarla ayakta durduklarını unutmuş görünüyorlar. Açlar da bu arada aç kalma koşullarıyla pek güzel uzlaşmış görünüyorlar.

Bize bir doğa olayı gibi sunulan iktisadi bunalımların tümü bu yüz kızartıcı koşulların, bu akıl almaz denge bozukluğunun ürünüdür. Oysa konunun uzmanları sorunları bize olur böyle şeyler rahatlığıyla duyuruyorlar. Yapılacak şey neymiş? Biraz dişimizi sıkmakmış. Kim dişini sıkıyor? Kim dişini sıkacak? Bu benzi soluk çocuklar mı? Batan kurumları kurtaralım, gerisi kolay, yoksa maazallah çok kötü şeyler olur. Neyle kurtaracağız? Yoksulun sağladığı olanaklarla kurtaracağız, başka çaremiz yok. Kurtaracak olan kim? Devlet elbette. Gerçekten mi? Devlet parayı nereden buluyor? Devletin cebindeki para yaşamını binbir güçlükle sürdürmek için direnen zavallı halkın parası değil mi? Adam yıllarca vergi kaçırmış, bir eli yağda bir eli balda yaşamış, bugün batıyor, haydi bunu yok yanımızdan verdiğimiz paralarla kurtaralım da insanlığın mutlu geleceği üzerine kurmuş olduğumuz düşlere bir zarar gelmesin. O batan adamı bir süre sonra, çok kısa bir süre sonra yağlı ballı bir işin başında görüyorsunuz. Kardeş sen batmış değil miydin affedersin? Batmıştım hacı batmıştım, hiç sorma, hatta batmanın verdiği bunalımdan kurtulabilmek için bilmemne adalarında bir güzel tatil de yapmıştım. Tanrı sağduyulu halkların eksikliğini göstermesin, belimizi doğrulttuk, gene topluma ve insanlığa var gücümüzle hizmet etmek için kolları sıvadık…

Gazetelerimizden biri geçenlerde bir mutluluk haberi verir gibi şu haberi verdi: üniversite bitirmiş ve yıllardır iş bulamamış gençlerimiz madenlerde çalışmak için yeraltına inmeye başlıyorlar. Ziyanlığa bakın. Dört beş yıl bir genç adamı okutuyorsunuz, okuturken ona ve yakınlarına umut da veriyorsunuz. Onu ne kadar iyi yetiştirmiş olduğunuz konusu ayrı bir konudur, onu hiç açmayalım, açıp da sabah sabah ağzımızın tadını kaçırmayalım, ama ne olursa olsun ona bir alanın uzmanı olduğu duygusunu veriyorsunuz. Dört köşe şapkanı kiraladın mı yavrum, kara cüppeni de kiraladın mı? Şimdi biz hurra deyince sen o kafandaki dört köşe acayip şeyi havaya fırlatıver yavrum. Bunlar havada karga sürüsü gibi bir şey oluşturunca işin sonu gelmiş olacak evladım. Oh, işte böyle. Şimdi çek git buradan, gözümüze görünme, oyalanma bakalım, yolun açık olsun… Hiçbir şeye doğru dürüst aklı ermeyen, okumuş etmiş ama dünyanın kaç bucak olduğunu bile bilmeyen, doğru dürüst yazı yazamadığı gibi dilinin inceliklerini bile öğrenememiş olan, doğru dürüst hiçbir işi yapabilecek gibi görünmeyen bu genç insanlar sonunda ne iş olsa yaparım ağabey düzeyinde iş arayan insanlar durumuna geliyorlar. Önüne gelen işi üç kuruş karşılığında kabul etmeye yatkın olan bu gençler umutsuzluğun batağında çırpınırken her türlü değer kaymalarına açık olmakla toplumsal bir tehlike de yaratıyorlar.

Tarihin bize gösterdiği şeyi yanlış okumuyorsak insanlık belki de çok yakın olmayan bir gelecekte gerçek anlamda paylaşmayı öğrenecek. İnsanlığın bunu öğrendiği nokta doymayı bildiği, açgözlülüklerinden arındığı, hırslarının hiçbir anlama gelmediğini anladığı nokta olacak. Patlayana kadar yemenin, evi gereksiz nesnelerle doldurmanın, dolapları giysilere boğmanın, evler ve arsalar biriktirmenin, hiçbir şey bilmeden ve hiçbir şey anlamadan dünyayı dolaşıp bilinçlenmiş olmak için müzeleri gezmenin bir anlama gelmediğini görecek. O zaman yoksula ve çaresize verdiği sadakaların kendisini de yoksulu ve çaresizi de küçük düşürmekten başka bir anlama gelmediğini görecek. Otomobillerle oynamanın ancak çocukları için bir anlamı olabileceğini, hız tutkusunun boş bir tutku olduğunu da görecek. Böyle böyle gerçek insan olmanın bilincine varacak. Ne zaman mı? Çok sonra. Kendini yani insanı tanıma noktasına ulaştıktan sonra. Epeyce sonra. O zaman kansız, kavgasız, korkusuz, gerilimsiz, tehlikesiz bir dünyada yaşayacağız. Yarının güzellikleri bugünün çirkinliklerinden doğacak.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − thirteen =