Ha amber ha ambar

Ha amber ha ambar

0
PAYLAŞ

Bize marş ve şarkı öğretiyor öğretmenlerimiz. Bizleri biraz daha uygar ya da yontulmuş kılmak için özen gösteriyorlar. Sınıfın camları kırık, soğuktan tir tir titriyoruz. Şarkı da türkü de umurumuzda değil, hatta tarih de matematik de. Biz memur çocukları daha iyi durumdayız. Köylerden gelenlerin durumu içler acısı. Onlara kalsa gelmeyecekler ama jandarma dayağından korkuyorlar. Vay sen misin çocuğunu okula göndermeyen, babayı çekiverirler falakaya. İnsanları zorla adam etmek dedikleri bu olmalı. Ama çok kötü üşüyoruz. Evden üç beş odun alıp gitmediysek tam bir rezillik! Soba çatır çatır yansa da kırık camlardan yılan gibi kıvrıla kıvrıla zehir giriyor. Biraz adam olalım, biraz yontulalım diye öğretmenlerimiz bize marşlar ve şarkılar öğretmek istiyorlar. Önemli günlerde törenlere katılacağız, bucak müdürünün karşısına geçip bir cumhuriyet çocuğu nasıl olurmuş onu göstereceğiz. Efendim?

Karda kışta yalın ayak geliyorlar. “Cüz kesesi” dedikleri torbalarda yalan yanlış bir iki kitap ve bir sarı defter. Bazen o torbadan çıkarılan bir kara ekmek parçası. Beş kilometre uzaktaki köyden iniyor çocuk, çıplak ayaklarıyla karları çiğneye çiğneye. Aç acına bir gün geçirip karanlık bastırmadan dönüşe geçecek. Susuyorlar, sözleşmiş gibi susuyorlar, hiçbir şey istemiyorlar, hiçbir şeyden yakınmıyorlar. Özel günlerde davul zurnayla halay çekiyoruz bucak müdürünün karşısına gitmeden önce, onlar da katılıyorlar. Bucakta yaşayanların çocukları biraz daha kentleşmiş gibiler, onlar en azından daha rahat gülüp daha rahat söylüyorlar. Köylüler iyice suskun ve isteksiz. Halay çekerken de bir görevi yerine getirir gibi davranıyorlar. Bir şeyleri kıskanmadıkları izlenimini veriyorlar. Bir şeylerden yakınmadıkları için neler duyup neler düşündüklerini de bilemiyoruz. Ellisine gelmiş insanın ihtiyar sayıldığı ve bastonla dolaştığı bir ortamda onlar sabırla ömürlerini bitirmeye çalışıyor gibiler. Öğretmenler zaman zaman makası alıp saçlarımıza saldırdığında biz biraz huysuzlanır gibi yapıyoruz ama onlar son derece uysal davranıyorlar. Kırkılmış kafalarıyla ve çıplak ayaklarıyla akşam vakti karları çiğneye çiğneye köyün yolunu tutuyorlar.

Öğretmenlerimiz bize marş ve şarkı öğretiyorlar. Öğrenemiyoruz ya da çok kötü öğreniyoruz. Öğretmen ne yapsın, o da üç kuruş maaşa böylesine bir yükü kaldırmaya çalışıyor. “Evladım, Allah belanızı versin, yavrucuğum, kaç kere söyledim, aptal, kosallayarak diye bir şey yok, kol sallayarak yürüyelim diyeceksiniz, tamam mı yavrum?” Tamam ama hiçbir şey değişmiyor. O zaman kafalara şaplaklar inmeye başlıyor: “Kosallayarak yürüyelim…” Önemli olan kısa kesmek ve bitirip gitmek. Bize burjuva çocuklarının ağzına yakışan şeyler öğretmek istiyor öğretmenlerimiz. Umurumuzda değil. “Kuş sesleri ovalara yayılır…” Güzel, bunu kıvıracaklar belli ki. İş o kırılgan noktaya gelip dayandı mı yeniden kıyamet kopuyor. “Oğlum, boynunuz altınızda kalsın emi! Tövbe tövbe sabah sabah söyletiyorlar beni. Kaç kere söyledim ulan size ‘ambar’ değil ‘amber’ diye!” Aslında bizim için fark etmez, ambar da olabilir. Üşüyoruz çünkü. Ambar mis kokmaz mı? Amber de neymiş? Durmadan bir şeyler icat ediyorlar. Hadi baştan alıyoruz. “Kuş sesleri ovalara yayılır… Ambar gibi mis kokuyor topraklar”. Önce bir sessizlik arkadan bir bağırtı: “Ulan siz beni öldürmek mi istiyorsunuz? Kaç kere söyledim ambar değil diye.” Aralarında konuşuyorlar: “Vaz mı geçsek yoksa, söyletmesek mi?” “Olur mu canım öyle şey, eşek gibi öğrenecekler.” “Baksana dokuz saattir aynı şeyi yapıyorlar…”

Eşek gibi çok şey öğrendik o zaman. Kimse bu duyguyu kolay kolay anlayamaz. Kestane diye meşe palamudu toplayan çocuklardık biz. Bembeyaz kışlarda çok üşüyorduk. Bu yüzden şarkılarımız biraz acılı ve büyük ölçüde yanlış oldu. Bugün birileri yazdıklarımıza takılırken bizim altmış ya da altmış beş yıl önce neler yaşadığımızı bilebilirler mi? Karamsar deyip çıkmak kolay şiirlerimize. Romanlarımız korkutucu görünebilir. Bizim onların öngördükleri şiirleri ve romanları yazmamız olacak iş değil. Yazmayız, inatlaşırız, kalemimizi kırarız daha iyi. Meyvesiz, sebzesiz, proteinsiz geçmiş bir çocukluktan, sıtmanın ve trahomun tehdidi altında yaşanmış bir çocukluktan geriye kalan budur işte. İster istemez şarkılarımız acılı, türkülerimiz buruk, şiirlerimiz karamsar ve korku dolu, romanlarımız öfkeli olacak. Haklarımızı savunamamış olmamız, itilip kakılırken katlanmayı pek güzel becerebilmiş olmamız, toplumsallıktan çok yalnızlığa eğilimli olmamız, törenlerden ve benzeri şeylerden hiç mi hiç hoşlanmıyor olmamız bedenimizden ve ruhumuzdan o korkunç soğukların ve yoksunlukların anılarını silememiş olmamızdandır. Bu yüzden bizim sesimiz her zaman acıyla yaşanmış bir şeylerin, içini çeke çeke ağlamak gibi bir şeylerin izlerini taşıyacak.

BİR CEVAP BIRAK