Halepli Bahçe

“Dinler ve kültürlerarası diyalog”ta son nokta: “Halepli Bahçe”


Bugünlerde üzerinde tartışılan konulardan biri de Urfa’daki “Halepli Bahçe” projesi. Hepinizin bildiği gibi, ilk kez DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümeti zamanında, o dönemin Turizm Bakanı Erkan Mumcu tarafından “Kutsal Kent Şanlıurfa Dinler ve Kültürler Parkı” adıyla dile getirilen bu projenin temeli, geçen hafta Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından atıldı.


Hatırlanacağı gibi, fikrin ortaya atıldığı ilk günlerde bu proje, parkın içinde kilise ve havra olacağı için oldukça tepki çekmiş ve o dönemin belediye başkanı tarafından yapımına izin verilmemişti. Erkan Mumcu AKP iktidarında tekrar Kültür ve Turizm Bakanı olunca, aynı proje, adı Halepli Bahçe” olarak değiştirilerek yeniden gündeme geldi ve yapılmasına karar verildi.


Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Şanlıurfa Belediyesi tarafından yaptırılacak olan “Halepli Bahçe”nin maliyeti 20 milyon doları bulacak. Projenin temelinin atıldığı ilk etabının 189 dönüm alanı kaplayacağı ve yapımının üç yılda tamamlanacağı söyleniyor. İçinde birçok tarihi eserin yer alacağı “Halepli Bahçe”nin yapımı tamamlandığında, Urfa’nın tıpkı Kudüs ve Mekke gibi “kutsal kent” olması ve üç dinin mensupları tarafından ziyaret edilmesi bekleniyor. Bu beklentilerin gerçekleşmesi durumunda, Urfa’nın inanç ve kültür turizmi açısından ekonomiye önemli katkılar sağlayacağı kabul ediliyor.


Bildiğim kadarıyla Urfa’nın ilk kuruluşu hakkında kesin bilgiler yok ama, kentin bilinen tarihi M.Ö 2000 yıllarına denk geliyor. Urfa’da Sümerler, Akatlar, Asurlar, Makedonyalılar, Helenler, Romalılar, Araplar, Emeviler, Abbasiler; Selçuklular, ve Osmanlılar hüküm sürmüş. Her biri kendi uygarlıklarının izlerini bırakmış olduğu için, bu toprakların köklü bir tarihi ve zengin bir kültürü var.


Dinler tarihi açısından da durum aynı. Hz. Adem, Hz. İbrahim, Hz. Eyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa gibi peygamberlerin Urfa’da yaşadığı kabul ediliyor. Hz.İsa’nın mendilinin burada bulunması Hıristiyanları da bu topraklara çekiyor.


Aslında Urfa bu tür projeler için uygun bir şehir. Zaten dile getiriliş şekliyle projeye olumsuz bakmak haksızlık olur. Zengin bir tarihin ve zengin bir kültürün paylaşılmasından doğal ne olabilir? Bence hiçbir şey… Ama yine de insan kuşkuya düşüyor. Çünkü kullanılan ifadelerin içerikleri tam olarak bilinmiyor. Açıkçası kulağa hoş gelen ve oldukça masum görünen “dinler ve kültürlerarası diyalog”, “hoşgörü”, “ılımlı İslam” gibi sözler insanı biraz ürkütmüyor da değil.


Kulağa hoş gelen bu sözler gerçekten bu kadar masum mu? Birçoklarına göre “evet” ama, birçoklarına göre değil. Bu sözleri masum bulmayanlara göre, ABD ve batılı ülkeler “Büyük Ortadoğu Projesi” ve “Ilımlı İslam” söylemleriyle İslam ülkelerini ve bu coğrafyayı kontrol altına almak, eğitimden, sosyal yapılanmaya, dinden, kültürel değerlere kadar her şeyi değiştirmek amacındalar. Onlara göre “Halepli Bahçe” de bu amaca zemin hazırlamak için atılan bir adım.


“Halepli Bahçe”nin dinlerarası diyalog kapsamında hayata geçirildiği söyleniyor zaten. Dinlerarası diyalogun ne anlama geldiği kafalarda tam olarak netleşmediği için de, olaya sadece turizm açısından bakamıyoruz.


Yanılmıyorsam 1998 yılıydı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi “Kültürlerarası Diyalog” adında bir sempozyum organize etmişti. O yıllardaki belediye başkanı şimdiki başbakanımızdı. İki gün süren sempozyuma, Musevi, Ortodoks, Protestan, Katolik, Zerdüşt ve tabii ki Müslüman dininin temsilcileri katılmıştı. Katılanlar arasında Fener Rum Ortodoks patriği, İstanbul Süryani patriği, Vatikan temsilcisi ve Fethullah Gülen gibi isimler de vardı. Recep Tayyip Erdoğan, böyle bir toplantının İstanbul’da düzenlenmiş olmasının anlamına değinmiş, dinler ve kültürlerarası diyalogun gelişmesine katkı sağlayacak bu tür çalışmalara önem vereceklerini söylemişti.


Bildiğiniz gibi Fethullah Gülen’in söylemleri de bu tür mesajlar içerir. Son yıllarda ülkemizde yaygınlaşmaya başlayan Moon tarikatı da “barış, sevgi ve hoşgörüden” söz eden bir tarikattır ama, kendilerini anlatan yazılarda “tanrının tarafları” ve “şeytanın tarafları” gibi kullanılan ifadelerde, “şeytanın tarafındakiler”in Müslümanlar olduğunu belirtmekten çekinmezler. Aslında barış, sevgi, hoşgörü mesajları ve sloganları dışardan bakıldığında rahatsız edici söylemler değillerdir. Peki neden rahatsız oluyoruz? Neden arzu edilen hoşgörü ve diyalog köprülerini kuramıyoruz?


Çünkü bizim gösterdiğimiz hoşgörüyü onlardan göremiyoruz. Biz onların dinine saygı duyuyoruz, onların dinlerini ve peygamberlerini kabul ediyoruz ama, onlar Müslümanlığı ve Muhammed’i kabul etmediklerini söylemekten çekinmiyorlar. Onların diyalog ve hoşgörüden anladıkları şey kendi dinlerini ve kültürlerini bizim topraklarımızda tanıtmak ve yaymak. Yani misyonerlik yapmak. Niyetimiz yok ama, biz kendi kültürümüzü ve dinimizi onların topraklarınızda tanıtamaya ve yaymaya kalksak ne olur acaba? Sizce bunu hoşgörü ve diyalog sınırları içinde görürler mi?


“Bu ne perhiz ne lahana turşusu”, anlayabilmiş değilim. Anlayanlar lütfen anlayamayanlara anlatsın.


________________


* Yazarın diğer yazıları için: www.birsenaltiner.com


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here