Halimce Bedreddinem!

Bir mezarın başında sessizce duruyor ve taşın üstündekileri okumaya çalışıyordu. Okumaya çalışırken aklının içinde sesler ona bir şeyler anlatmaya başlamıştı bile.
 
“Beni kara toprakta değil, hakikatı anlamış insanların yüreklerinde arayın!..
Ben de halimce Bedreddinem…”
 
Mezar dedikte, bu mezar nerede diye kısa bir bilgi ile başlayayım sözüme; O İstanbul Divanyolu Caddesi üzerinde, II. Mahmut’un türbesi bahçesinde pek dikkat çekmeyen bir mezarın başında mırıldanıyordu. Mezar taşı gösterişli değildi, sonradan öylesine dikilmiş izlenimi veriyordu. Taşın üzerinde Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (K.S.) yazıyordu.
 
Sessizce durmuş elleri yanında oraya bakıyordu, dudakları konuşur gibi açıldı ve “Hakikat bize insanları varlıklarına, dinlerine, dillerine göre ayırmamızı değil, birleştirmemizi buyurur.” sözleri duyulur duyulmaz gökyüzüne doğru savrulmuştu. Çevreye telaşlı gözlerle bir baktı, kimse yoktu. Sekizgen bir yapının içinde duran bir tek kendisiydi, mezarlıklar hep sessiz mi olur?
 
Mezarın hikayesi yazılı değildir. Sözler uçucudur, kalıcı olan eserlerdir. Mezar nasıl oldu da Bedreddin’e ölüm fermanı verenlerin bahçesine kondu? Onu idam edenler ile şimdi yan yana durmaktadır.
 
Gözleri geçmişin buğusu içinde tek noktaya odaklanmıştı. Geçmiş geleceği yazmaya devam ediyordu.
 
1924 yılı ülkemiz için kargaşanın ve telaşın olduğu yıldır. Lozan anlaşması gereği vatan aynı kalmış ama üzerinde yaşayanlar başka vatanlara göç etmek zorunda kalmışlardır. Gittikleri yerde kendi dilleri konuşur olunmuş ama vatan olarak bellememişler. İçlerinde hep özlem kalmıştır. Ülkenin etnik yapısını değiştiren bir durumdur. Nüfus değişimine yol açan mübadele sırasında sadece yaşayanlar değil, ölülerde yer değiştirmiştir.  İşte bu dönüşüm sırasında idam edildikten sonra yattığı topraklardan koparılıp gelmiştir. Serez’den İstanbul’a yolculuk 508 sene sonra gerçekleşmiştir.
 
Mezarlığın başında dudaklarından Nazım’ın dizeleri dökülür.
 
“Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.


Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.


Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.


Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.”
 
Şeyh Serez’den yüzyıllar sonra idam fermanı verenlerin yanına getirilmiştir.
 
II. Mahmut’un türbesi oğlu Abdülmecit tarafından Ohannes ve Boğos Dadyan kardeşlere yaptırılmıştır. Bu türbenin bahçesi 1861 yılında türbeye bağlı mezarlığa dönüştürülmüş ve büyük çoğunluğu 1840–1920 tarihleri arasında görev yapmış devlet adamları ve yazarlar, şairler bu avluya defnedilmişlerdir. Şeyh Bedreddin mübadele sonrası buraya getirilmiş ama öyle sakin bir şekilde yatamamıştır. Yaşarken ne kadar çok korkuyorlarsa, öldükten sonrada ondan korkmaya devam edilmiştir.
 
1970’li yıllarda ülke yeni bir kargaşanın ortamındadır, o dönemde muhalif olarak gelişen sol güçler Bedreddin ve yoldaşlarının mücadelesini Nazım’ın destanından okur. Onu tanımak ve mezarını ziyaret etmek isterler. O dönem içinde yüzyıllar sonra mezarı bir kez daha tahrip edilir, eğreti olarak konulan taşı ortadan kaldırılır. Bu belirsizlik 1988 yılına kadar sürer, o yıl artık komünistler için esin kaynağı olmayacağına inanarak sanırım taşı yeniden yerine koyarlar.
 
“Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
                içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
                sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
        sakalı büyük
                  sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
                       «Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar.. “
 
Sürgün Bedreddin’in sonun başlangıcıdır. Onun yoldaşları onun açtığı yoldan gidecektir. O sürgün yılları içinde düşüncelerini daha da arılaştırmış, yüreği daha bir hızlı çırpar olmuştur.
 
“Öğrenciler değişir, ama öğreti kalır” öğretisi artık Anadolu topraklarındadır. O topraklarda her türlü yasaklamalara, unutturmalara karşı direnmiştir.
 
Mezarı saklanmış gibidir, gidenler ancak tesadüfi sonucu görürler. Gösterişsiz ve aradadır.
 
“Gerçeğe engel olabilecek bir ceza daha icad olunmamıştır.” Bedreddin’in sesidir. Hiçbir ceza onun öğretisini yok etmemiştir. Bedreddin’i tanımadan Pir Sultan’ın isyanını anlayamazsınız! Onun sözüdür, onun sesinde olan. Unutturulan ve yok ettirilen dizeler içinde.
 
“Bizim görevimiz yol göstermektir; dostların görevi ise, çalışıp çabalamaktır. Sonsuz olan gönül evreni, zamanla değişir. Acele etmeye gerek yoktur. Her yemişin bir mevsimi vardır. Fakat boş oturmamak, çalışmak gerekir…” onun dostu Nazım geniş kitlelere destan ile ulaştırmıştır.
 
Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in asıl hedefleri; din, dil, ırk, cinsiyet ve düşünce ayrımı yapmadan, insanların adil bir düzende insanca, özgürce, eşit ve kardeşçe yaşamalarıydı. Bu düşünceleri bugün dahi bu topraklarda filiz vermeye devam ediyor, her filiz daha büyümeden koparılırken, başka bir yerden yeniden güne doğru boynunu çıkarmaya devam ediyor.
 
“Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
                                            sıcak.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
                         boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
     kayalardan
                 iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın:
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
                         çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
Bu gelen
           Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
                                                                          ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
                     kızmadan
                                gülmeden.
Baktı dimdik
                  dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın :
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
                     fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
                 bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
          sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka…
 
*
 
En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın :
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
           – bire
kayalardan dökülür
                    gökten yağar
                                    yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
                                                                        çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
                            baş açık
                 yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
         Sakızlı Rum gemiciler,
                              Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
                                            saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
                                         her yerde
                                                       hep beraber!
                                          diyebilmek
                                            için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin
                 dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
                                   kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
                                             eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
                            zarurî neticesi bu!
                                                      deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
          o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
                                             der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
                              yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..”
 
Cem Karaca’nın sesi gelir kulağına, o mezarın başında o toprağa bakarken.
 
Bedreddin ve yoldaşları Ege topraklarında din ayırımı, ırk ayırımı yapmadan yoldaş olmuştu, onların kavgasında her bir can, bir beden olmuştu.
 
Yarın yanağından gayrı her yerde, hep beraber! Onlar şimdi ayrı yatıyor olsalar da bütün yoldaşları ile gülümsemeye devam ediyorlar.
 
“Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve çarmıhı
cellât, kütük ve satır
her şey hazır
               her şey tamam.
Kızıl sırma işlemeli bir haşa
altın üzengiler
kır bir at.
Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
Ve yanında onun
bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
Satırı çaldı cellât.
Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
                    birbiri ardına düştü başlar.
Ve her baş düşerken yere
çarmıhından Mustafa
baktı son defa.
Ve her yere düşen başın
kılı depremedi:
—İriş
        Dede Sultanım iriş!
                                dedi bir,
başka bir söz demedi.. “
 
Mezarın başında “Dede Sultanım iriş!” dedi seslice ve mazerlıktan dışarıya doğru yol aldı.
Kalabalık içinde belki Bedreddin’di, belki de yoldaşlarından biriydi.
 
“İriş
        Dede Sultanım iriş!”

http://www.cemoezkan.de
http://cemoezkan.blogcu.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

7 − five =