HALK KÜLTÜRÜ’NDEN… Tahtacılarda ağaç

İNSAN İÇİN DOĞA – DOĞA İÇİN İNSAN ya da TAHTACILARDA AĞAÇ KÜLTÜ
Fotoğraflar için lütfen tıklayınız

Ağaç, hemen tüm dünya kültürlerinde olduğu gibi İslamiyet öncesi ve sonrası Türk ve Anadolu topluluklarında da kutsal kabul edilmiştir. Toprağın derinliklerine varan kökleri, göğe uzanan gövdesi, dalları, yaprakları, çiçekleri, meyve ve tohumları, her mevsimde kendini yenileyip don değiştirmesiyle ölümsüzlüğü sembolize etmiş, inançlara esin kaynağı olmuş,  başlıca bereket kaynaklarından biri olarak benimsenmiştir.

Animizm’de ağaçlar, kişiliğe ve ruha sahip olan varlıklardır. Türk  Mitolojisinde Oğuzların “Hayat Ağacı” veya “Evliya Ağaç” dediği ağaçlar Tanrı’nın ilahi özelliklerinin maddi dünyadaki sembolü haline gelmiş ve Tanrı’ya kavuşmanın yolu olarak kutsanmıştır.

Çeşitli kaynaklarda belirtildiği gibi Türk boylarının geldisi ile ilgili efsanelerde ağacın önemli bir yere sahip olduğunu görüyoruz. Uygur efsanesinde Uygur hakanlarının ağaçtan türedikleri belirtilir. Dede Korkut kitabında adı geçen bir kahraman (Basat) “Atam adını sorarsan kaba ağaç, anam adını sorarsan kağan arslan” diyor. Oğuz destanlarında Kıpçak boyunun kökeni hakkındaki rivayette de ağaçtan türeme efsanesine rastlıyoruz. Bir rivayete göre Oğuz Han bir seferden  dönüşünde, savaşta ölen bir askerinin eşi ağaç kovuğunun içinde bir oğlan doğurur. Oğuz han bu çocuğu evlat edinerek ona Kıpçak (yani “ağaç kovuğu”) adını verir.

Yer-Su kültüne bağlı inanç sistemi içinde yer alan “Ağaç ve Orman”ı sadece İslam öncesi Türk kavimlerinde değil onların dışındaki çeşitli kavimlerde de görmek mümkündür. Türklerde olduğu gibi diğer kavimlerde de ağacın kutsallığının inanç sistemleri içinde yaşamaya devam ettiği anlaşılmaktadır. Masallar, efsaneler, destanlar ve evliya menkıbeleri hep bu kültün izleriyle doludur.

Eski Türklere göre, ağacın yalnız gövdesi ve yapraklar değil; kökleri de önemli idi. Çünkü “Dede Korkut” kitabında da dendiği gibi, onun kökleri dipsiz, yani, yeraltı âleminin en derin noktalarına kadar gidiyor ve oralardan da haber getiriyordu. Sibirya’da yaşayan Yakut Türklerinin efsanelerinde, böyle bir ağaç için, şöyle deniyordu:

Gitmiş sormuş ağaca, benim anam, kim diye!
Elbet bir atam vardır, benim babam, kim diye!
Ağaç da dile gelmiş, soyunu sayıp dökmüş,
Er-Sogotoh adlı er, saygı ile diz çökmüş.
Gök tanrısı Er-Toyon, onun babası imiş,
Karısı Kübey Hatun, onun anası imiş.

Türk mitolojisindeki bu ağaç da, tıpkı İslamiyet’teki “Tuba ağacı” gibi, gökyüzünde ve cennette bulunuyordu. Fakat Türklerin bu ağacının, bir de sahibi vardı. Yakut efsanesi, ağacın bu sahibini de şöyle anlatıyordu:

Bu kutsal ağacın da, var idi bir sahibi,
Bir dişi Tanrı idi saçları da kar gibi!
Kendisi ihtiyardı, göğsü de ap alaca!
Görenler sanır idi, bir keklik gibi kırca!
Memeleri büyüktü, aşağıya sarkardı!
Uzaktan bakan kimse, iki tulum sanardı!
Aslında ise ağaç, normal boydan küçüktü!
Ana Tanrı gelince, ona göre büyürdü!
Büyürken sesler çıkar, gürültüyle esnerdi,
Bu sesler yavaş yavaş, gittikçe genişlerdi.

Sibirya’nın en kuzeylerinde yaşayan ve yüzyıllar boyunca, hiçbir yabancı görmeyen Yakut Türklerinin bu efsanesinde ağacın sesler çıkardığı ve içinde bir “Ana Tanrı”nın bulunduğu, açık olarak görülmektedir. Bazı Türk efsanelerine göre ise, bu “Ana Tanrı” zaman zaman ağaçtan çıkıyor ve göklerde geziniyordu. Bazı efsanelerde ise, bu Ana-Tanrı, denizin diplerinde yaşardı. Altay Türkleri bu Ana Tanrı’ya “Ak Ana” adını veriyorlardı. O’da bir yaratıcı idi. Yeri, göğü ve insanları yaratan Tanrı Ülgen’e yaratma gücünü de o vermişti.

Yakut Türklerinin inanışlarına göre şamanlar, yeryüzüne bir kartal tarafından getirilirlerdi. Onlara göre şaman olacak olan bir çocuğun ruhu, çocuk daha doğmadan bir kartal tarafından yenirdi. Bu ruhu yiyen kartal, bundan sonra güneşli bir bölgeye göç ederdi. Ortası büyük bir çayırlıkla kaplı olan bu bölgede, güneşin ışıkları solmaz ve her zaman pırıl pırıl parlarmış. İneklerin ilk defa süte geldiği yer de yine bu çayırlık alan imiş. Tam bu çayırların ortasında ise, kırmızı bir çam ile bir gürgen veya kayın ağacı varmış. İşte bu kartal bu ağaçların üzerine gelir ve yumurtasını bıraktıktan sonra gidermiş. Yumurta, bir süre ağaçların üzerinde kaldıktan sonra yarılır ve içinden bir çocuk çıkarmış. Ağaçların altında bir beşik bulunurmuş. Çocuk yumurtadan çıkar çıkmaz, hemen bu beşiğin üzerine düşer ve orada büyüme başlarmış. İnanışına göre, iyi şamanlar kırmızı çam üzerindeki yumurtadan; kötü şamanlar ise, gürgen ağacı üzerindeki yumurtadan çıkarlarmış. Yumurtadan çıkan bu şamanlar doğal olarak hayatları süresince, “Kartal-Ana”ları tarafından korunurlarmış. Bu kartal, onların her işlerinde en büyük yardımcıları olurmuş. Her şamanın özel bir ağacı bulunur ve şamanla ağacı arasında bir bağ olduğuna; birinin hayatının ötekinin varlığıyla süreceğine inanılırmış.

Yakutlar en yüksek ruhları taşıyan hayvanın kartal olduğuna inanıyorlardı. Şaman göğe yükselirken dünya ağacını vasıta olarak kullanıyordu. Bahsedilen bu dünya ağacının üstünde kuşlar ve tepesinde de kartal bulunuyordu. Bazen bu dünya ağacı uzun bir sırık şeklinde düşünülüyordu. Sırığın tepesinde genellikle gök kuşu denilen kartal veya çift başlı kartal bulunuyordu. Tasavvura göre bu sırığın üzerindeki kartal, Gök tanrının kuvvet ve kudretinin temsil ediyordu. Dünya ağacı zaman zaman Türkler ve çevrelerinde ki topluluklar tarafından kutsal olarak kabul edilen kayın ağaçları gibi ağaçlardan seçilirdi. İlk şaman yaratıldığı zaman, yaratıcının çocuklarının bulunduğu yedi dallı bir huş ağacı ilahi bir mesken olarak kurulur. Bunun dışında üç ağaç daha dikilir. Bu kozmik ağacın tepesinde de yukarı da bahsettiğimiz sırığın tepesinde olduğu gibi, Gök tanrının bir biçimi olan kartal yer alır. Kartalın yanındaki kuşlar ise, geleceğin kam’larının ruhlarını temsil eder. Kartal’ın ormanın ruhunu temsil ettiğinin söylenmesi bu dünya ağacının aynı zamanda orman kültüyle de alakalı olduğunu da gösterir.

Ağacın Tahtacı Kültüründeki yerini ele almadan önce kimliklerine göz atmak gerekirse:
Tahtacılar, diğer adıyla Ağaçerleri, Adem’in beşiğinden Kabe’nin eşiğine kadar bütün yaşamımızı donatan ağacı kesen, işleyen, dönüştüren, kucaklayan insan topluluğunun adıdır. Ormanların onbinlerce yıllık ıslığını çoklayan, serin ardıç ve sedir ağaçlarının altında doğan çocuklarını güneşin tertemiz ışıklarıyla paklayan, kavruk yüzlerinde ve derin çizgilerinde ağaçların sırrını sonsuza dek saklayan, onlar yanarken yüreği ateşler içindeki bebeği için çarpan ana gibi bekleyen, keserken gözyaşlarıyla helalleşen doğaya sevdalı insanlar…
Adlarından da anlaşılacağı üzere, Anadolu’da yaşayan Türkmen topluluklar içinde geçimlerini daha çok ağaç kesmekle sağlayan bir etnik gruptur. Nasıl demirciye demirci, kalaycıya kalaycı denirse ormandan ağaç kesip biçen insanlara da Tahtacı denmiş. Etnik olarak Türkmen, dinsel olarak Alevi inancına sahip oldukları bilinmektedir. Şamanist etkilerin çokça görüldüğü toplulukta ağaç kültünün çok yaygın olduğu görülmektedir. Yüzyıllardır ormanı yurt tutan, ağaçların altında doğup ölen, bütün yaşamlarını onlarla iç içe yaşayan bu insanlar olarak ağaçların kadrini ve cefasını şüphesiz en iyi onlar bilir.

 Çoktanrılı dinlerin ağaç, su, ateş ve havaya yüklediği kutsallık tektanrılı dinlerin tanrısına duyulan saygı kadar önemlidir. Tahtacılar da bazı ağaçlara büyük saygı ve bağlılık duyar, başta ardıç olmak üzere bütün ağaçları ve onların evi ormanı kutlu sayarlar. Bu nedenle Tahtacı İnsanı ve ağaç belki de bütün kültürlerden daha fazla iç içe geçmiş, ağaç Tahtacıyı, Tahtacı ağacı çağrıştırmıştır. Onlar için kimi zaman hayat ağacı olan, kimi zaman şeytan ve kötü ruhları kovmada, Tanrı’ya ulaşmada, tabiat olaylarını yönlendirmede (yağmur duası gibi), sağaltmada, defin veya bereketi arttırmaya yönelik mevsimlik törenlerinde ağaç hep yanıbaşlarındadır. Hemen hepsi gök tanrının oğlu, evin direğidir. Adına adaklar adanıp çaputlar bağlanan, gölgesinde kurbanlar kesilen, altına gömülen ölümlüyü cennete götüren birer evliyadır ağaçlar.

Ekmeklerini ormandan ağaç kesip işleyerek kazandıkları, yani bu işi sanat olarak yapmadıkları, ahşap ustaları gibi ağaç işinin inceliklerini pek öğrenmeye zamanları olmadığı halde yaptıkları araçlarda yontma, oyma, boyama ve bazı basit nakış tekniklerini kullanarak günlük hayatta kullandıkları birçok tahta eşya ve aracı kendileri yapmışlardır. Çam dallarında çocuklarının hıllangacı (salıncak) sallanırken onlar rızıkları için helalleşip kestikleri ağaçları senit ve oklağa ile ekmeğe dönüştürmüş, çorbalarını onun çomça (kepçe) ve kaşıklarıyla, hayatın kaynağından akan serin suları mis kokulu çam ağaçlarından yaptıkları “Çotura” (çamdan oyulan matara)’lar ve “Tığla” denen tahta bardaklarla yudumlamışlar. Pamuk bulamayıp defne yapraklarıyla doldurdukları minderlerini her dertlerini çeken tahta divanlara serip dinlendirmişler yorgun bedenlerini. Bebelerini anaların ninnileri kadar sarmalayan beşikleri, kızlarının çeyizini koyacakları işlemeli sandıkları, toprağın şifrelerini çözen yaba ve dirgenleri, atlarının peşinde dünyayı kıskandırırcasına dönen düvenleri, at arabalarını, katır ve eşeklerine kuşandırdıkları semerleri, “harman yerinden kehribar başaklı sap çeken” kağnıları, “Hakka Yürüyen”l canlarını taşıdıkları “Sal Ağaçları”nı (tabut) ondan yapmış, dikenli ardıcından oydukları sazları çalıp ceylanlarla samah tutmuşlar.

Haftanın 5 günü dağda ağaç kestikleri için yalnızca tatil oldukları Salı ve Cuma günleri merakı ve el yatkınlığı olup büyüklerinden öğrenenler bu ağaç işlerini yapmışlardı, yani bu işi başlı başına meslek edinen fazla kişi olmamış, olamamıştı. Boş zamanlarında yaptıkları aletlerin ihtiyaçtan fazlasını para, iş gücü ya da başka bir şey karşılığında başkaları ile değiş tokuş ederlerdi.  Çoğu zaman yakın obalarda yaşayan Yörükler gibi göçebe topluluklar da beşik, senit, oklava gibi araçları ürettikleri hayvansal besinler karşılığında Tahtacılardan alırlardı.

Yapılan eşyanın türüne göre kullanılan ağaç da değişir. Burada dikkat edilecek en önemli unsur bu âletlerin saz, cura gibi hassas olanlarında kullanılacak ağacın “Gerli” olmaması gerektiğidir. Yuvarlak haldeki ağacın ormancılıkta “Eksantrik Büyüme” olarak bilinen, Tahtacıların “Kuşözü” dediği ortasından itibaren bir yanı kızıl olur. “Ger” ağacın bu kızıl ve kuzeye bakan tarafına verilen addır. Bu taraf sert olur ve bu taraftan yapılan âletlerin şekli bozulur, yerel deyimle “atar” veya “döner”. Âleti yapan kişi hangi tarafın gerli olduğunu damarlarından, renginden ve tabi deneyimlerinden bilir. Ağacın kalitesi (niteliği) çatlaması halinde de belli olur. Kendiliğinden çatlayan ve çatlağı doğru giden ağaçlardan yapılan âletler sağlam olur. Çatlağı eğri olan ağaca “Piredoklu Ağaç” veya “Dolaş” denir ve bu ağaçtan yapılan aletler döner. Bu yüzden özel kullanıma has âletler dağda çalışırken seçilen bu özelliklere sahip özel ağaçların güneye bakan taraflarından yapılır.
– Senit denen hamur tahtası dikdörtgen ve kendinden ayaklı olup 80×40 cm ebadında çam ağacından,
– “Evreğeç” denen yufka ekmeğini sac üzerinde çevirmeye yarayan yassı ve ince tahta araç ve oklava 90-
    110 cm uzunlukta çam ve katran ağacından,
– Et kıyılan tahta et yapışmasın diye çınardan,
– Balta sapı Çıtırgan (Pıynar)’dan,
– Kürek sapı fazla dayanıklı olmasa da hafif olması için İledin (Çınar)’dan,
– Tahta kaşık şimşirden, tahta çomça (kepçe) Hartlap (sandal) ağacından,
– Tahta dirgenler Ergen (Kızılcık)’den, tahta yaba ise Sukaraağacı’ndan,
– Saz ve cura dut ve dikenli ardıçtan,
– Beşik ve çeyiz sandıkları tahta biti barındırmadığı için Tahtacıların katran dediği sedir veya ardıç ağacından yapılır. Ancak beşiğin eğmeç denen kavisli bölümlerinde “Ağı Ağacı” denen ve cehennemde bulunduğuna inanılan zakkum, “Har Ağacı” ya da “Tehnel” denen defne, söğüt ve yaş ardıç kullanılır.

İnançlarına göre, Muharrem ayında ağaç kesmek şiddetle yasaktır. Hafta içinde Salı ve Cuma günleri de ağaç kesilmez, işe başlayacakları zaman ağaçlar için dua okunur. Onlar yüzyıllardır ormandan ormana bulutlar gibi aktıkları için yaşamlarını ve umutlarını onun üzerine kurmuşlardır.

Eski Türklerin ağaçtan türeme inancının izlerine Tahtacılarda da rastlarız. Hor görülen, önemsenmeyen insan “Ağaç kovuğundan mı çıktım?” sözü ile kendini savunur ya da yine aynı gerekçeyle başkası tarafından kayırılır.

Ayrıca ormanlarda çalıştıkları zamanlarda kestikleri kadar dikip yerine koydukları ağaçları köylerine de dikmişler, dağlarda alete dönüşen ağaçlar düzde meyveye durmuşlar. Tahtacılar yerleşik hayatta da yaşadıkları yerleri iklime göre çokça elma, portakal, nar, üzüm, zeytin vb. meyve ağaçları ile donatmışlardır. Meyve getiren ağacın kesilmesi de günah sayılır ve kesildiği takdirde, kesene zarar vereceği düşünülür.

Ardıç ağacı Tahtacılar için başka ağaçlardan farklı bir önem taşımaktadır. Obaya yeni varılıp evler tutulmadan ilk önce ardıç ağaçları beylenirmiş ( tespit edilip seçilirmiş). Çünkü onun altı eğer yağmur yağarsa yağmur suyunun, aşırı sıcak varsa güneşin toprakla en geç buluştuğu yermiş.
Söylentiye göre Muğla tarafında deprem olmuş. Ağaçlar toplanmış hasbıhal ederken bu olaya da değinmişler. İçlerinden biri:
 – Filan yerde deprem olmuş, evler hep uçmuş, deyince ardıç ağacı;
– Acaba bizim uşaklardan biri yok muydu? Bizden biri olsaydı bu iş böyle olmazdı (evler göçmezdi) demiş.

Onlar için göçebe zamanlarında ibadet için seçtikleri ulu ağaçlar, genellikle Şah diye adlandırılan Ardıçlar, yerleşik hayata geçtikten sonra Abdal Musa, Hacı Bektaşı Veli gibi Alevi Bektaşi ulularının makamları gibi kutsal yerlerdir. Çalışmaya gidilen ormanlarda oranın en büyük ağacı ulu, kutsal ve oranın sahibi kabul edilip altında kurban kesilir. Ona diğer bütün ağaçlardan azıcık fazla önem verilir. Ormandan ağaçlardan helallik almak için ortaklaşa alınan kurban bu ulu ağacın altında kesilir ve eşit pay edilip pişirilerek birlikte yenir.
Bu ulu ağaçlar yağmur duası yapılırken de tapınma yeridir. Bu ağaçların altında kesilen kurbanın ciğeri ağacın bir dalına asılır. Eğer bu ciğeri bir kuzgun götürürse dualarının kabul olacağına inanır, bunun örneklerini anlatırlar.
Kutsal ağacın küçük bir dalını bile kesmeye kimse cesaret edemez, görkemli ağaç karşısında baş eğip saygı gösterilir. 1950’li yıllarda toprağa yerleştikleri köylerde bile kutsal kabul edilen bir ağaca rastlanılmaktadır. 

Anadolu’nun başka bir çok bölgesinde yaşayan Aleviler de ardıç gibi ulu ağaçları kutsayarak ve  onların etraflarını taşlarla çevirmiş,  ziyaret haline dönüştürmüşlerdir. Erzincan, Malatya, Elazığ, Tunceli yörelerinde; Sakız Baba, Ardıç Dede, Çitlenbik Dede, Çınar Dede, Buğday Dede, Nohutlu Baba, Çam Baba  gibi adlar verilen ağaçlara rastlanmaktadır. Genç ağaçlar ve fideleri kesmek bir insan öldürmek kadar günahtır. Ağaç kültü; dağ ve su  unsurlarıyla birlikte telakki edilerek  “üçlü kutsallık” izafe edilir.

Pir Sultan Abdal:
“Öt benim sarı tanburam /Senin  aslın ağaçtandır
 Ağaç dersem gönüllenme/Kırmızı gül ağaçtandır.”

Aşık Veysel de;

Ben gidersem sazım sen kal dünyada,
Gizli sırlarımı aşikâr etme.
Lal olsun dillerin söylersen yâd’a,
Garip bülbül gibi ah-ü zar etme.

Bahçede dut iken bilmezdin sazı,
Bülbül konar mıydı dalına bazı?
Hangi kuştan aldın sen bu avazı?
Söyle doğrusunu gel inkâr etme deyişlerinde  ağaca öykünmektedirler.

Gaybi Baba; varoluşculuğu  ağaçta şöyle tanımlamaktadır:
“Bir ağaçtır bu alem
Meyvası olmuş adam
Meyvadır maksut olan
Sanmaki ağaç ola”

Ozan Adil Ali Atalay ise ağaçlar için:
“Hem ısıtan hem ışıtan
Bir güneşe benzer ağaç
Hem yeşerten hem yaşatan
Bir kaynağa benzer ağaç”

Ağaca tapınmanın bir başka ifadesi de evin temeli atıldığında evin direği olan ağaca kurban kesme geleneğidir.
Ayrıca yanlarında iğde, kavak veya sedir ağacından küçük bir parça bulundurmanın onlara gelebilecek kötülükleri uzaklaştıracağına inanırlar.
Düşte çiçekli ağaç görmek dünyaya çocuk geleceğinin ve refahın, yıkılan ağaç görmenin de ölümün işareti olarak yorumlanır.
Ağaç kültünün yansımalarını ölüm adetlerinde ve mezarlarında da görürüz. Ölmek üzere, kendi deyimleriyle “çeknekte” olan insanın daha fazla acı çekmemesi için yatağının üzerine yeşil bir dal atılır. 20-30 yıl öncesine kadar mezarların tamamıyla tahtadan yapıldığı, bu mezarlara eski Türk motifleri çizildiği bilinmektedir. Bugün bu mezarların çok azı doğaya direnerek günümüze ulaşmışlardır. Ayrıca ölülerin yıkanacağı suya yapraklı murt (mersin) dalları atılır ve ölü gömülürken mezarın içi ve dışı bu dallarla bezenir.

Anadolu’nun birçok yerinde mezarları ağaç ve çiçekle süslenirse ölenin kabir azabı çekmeyeceğine, ayrıca mezardaki ağaçlar sallanıp yaprakları döküldükçe ölünün günahlarının döküleceğine inanılır. Bazı bölgelerde de kabrin başına bir iğde ağacı dikilir, bunun tutması halinde ölen kişinin cennete gideceğine inanılır.

Tahtacıların ağaçlarla kurdukları iletişimde Günlük (Sığla) ağacının da önemli bir yeri vardır. Bu ağacın kabukları bir kap içindeki kızgın kömüre atılarak evin her yeri dolaştırılır. Bu işleme “Buhur” denir. Ölümde, Cuma akşamı ( Perşembe ) günleri veya yeni yapıldığında evler tütsülenir, bu suretle kötü ruhlara karşı korunup iyi ruhlarca kutsandığına inanılırdı. Bu inanç Kırgız Türklerinde ayin sırasında ardıç ağacı ile “alazlamaları” (tütsüleme), belli ağaçların koruyucu ve arındırıcı niteliğine inanma şeklinde görülmektedir. Alazlama uygulamasında ağaç kültü ile ateş kültü bir arada görülür. Ayrıca tek bitmiş ardıç ağacına “mazar” (kutsal yer) denilir ve özel amaçlı ziyaretler yapılır. Kumaş parçaları bağlanır, dilek tutulur. Ağaçlara paçavra bağlayarak dilek tutmak ve çocuğu olmayan kadınların tek biten ardıç ağacının altından geçmeleri Anadolu Türklerinde de görülen bir vakadır.
Tahtacıların ağaç sevdasının izleri ölülerinin başında sabaha kadar cura ve sazlardan dökülen acıklı gaydalar eşliğinde yaktıkları ağıtlara da yansır;

Yüce dağ başında bi çam oturur
O çam bizim yaylamızın başudur,
Yağmır yağar şipirdeşir dalları,
O da bizim ale gözün yaşudur.
Samahlarında da bu kez meyve veren bir ağaç, armut geçer:
Armut Ağacı, Armut Ağacı, başında tacı
Kalksın samah eylesin anaynan bacı.

Tahtacılarda da ocaktaki odun ve ekmek veya hamur teknesi ayakla ittirilmez, ocağa su dökülmez.
Çocukların omzuna nazardan korunmak için çıtlık ağacından kertilen (bıçakla yontulan) ve adına “bardak” denen bir süs asılırdı.
Ağaçları süslenmede bile kullanmışlar. Yeni doğan kız çocuğunun kaşına çam isinden yorgan iğnesi ile sürme çekilir. Bazen de ağacı bir tuval olarak kullanır, sevdalarını ona resmederler.
Tahtacılar gün doğmadan ormana varırlar. Güneşin ilk ışıklarıyla kesilecek ağaca öncesinde ve kestikten sonra da niyaz ederek af dilerler. Bazı yaşlılar zorunlu oldukları halde kesilen büyük ve güzel ağaçları boylu-boslu, güçlü-kuvvetli, dürüst, yiğit ve erdemli, meziyetli bir insana benzeterek ağlarlar…

Dinsel açıdan da ağaçlarla ilgili bazı inanışlar vardır. Hz. Muhammed’in  biat aldığı ve Müslümanlarında ikrar verdiği  “Ridvan Ağacı”nı  Halife Ömer kestirir. Aleviler bu ağacın kutsiyetinden  dolayı dallarını  Ayin-i Cem’lerde  “Tarık” (asa/sopa) olarak kullanmaktadırlar. “Üzerlik otu” kutsal kabul edildiğinden  Cemevi meydanı açılmadan önce, ateşe (ocağa/kürek üstüne) atılarak tütsülenir ve efsunlanır. Bu cins otlara veya boyalarının renklerine ilahi bir güç yüklenmiştir.

Tahta kılıç gönüllülük temelinde Aleviliğe girişin ve ikna metodunun bir sembolü olmuş; tüm Alperenler bu tip bir kılıç taşımışlardır.

Cemevinin tahta kapısı Hz. Muhammed’i, eşiği Hz. Ali’yi, yan dikmeler Hasan ile Hüseyin’i, kapının üst atkısı da Hz. Fatıma’yı temsil eder. Yani Ahşap kapı beşleri “Ehl-i Beyt”i  sembolize ettiği için, cemevine girişte törensel bir saygı gösterilip eşiğe niyaz edilir, asla basılmaz.

İran’da Maku Hanlığı’nda yaşayan Karakoyunlu Alevi Türkmenlerinde de orman kültünün varlığı ve devam ettiği anlaşılmaktadır. Maku Hanlığı’nın güneydoğusundaki 26 köyden ibaret olan bu Türkmen topluluğundaki “Sofu Köyü” çevresinde kutsal kabul edilen bir orman vardır. Bu bölgedeki ağaçlara dokunmak yasaktır. İlkbahar gelince Karakoyunlu kadınları bu ağaçlara çiçekler bağlarlar. Kesilen kurbanların erkek olmasına dikkat ederek kurban edilen hayvanların kemiklerini ormana gömerler. Tahtacılarda da bu gelenek başta Hacı Bektaş-i veli ve Abdal Musa Dergâhları olmak üzere bütün inanç merkezlerindeki ağaçlara kendinden bir parça bağlayarak (çaput, saç) onda var olan kutsallıktan pay alma umudu şeklinde sürmektedir.

 Tahtacılar arasında anlatılan, onlara karşılık gelen ağaç ve doğruluk gibi kavramlarla ilgili bir söylence ile tamamlayalım:
Hz. Musa Tanrı’nın huzuruna çıkarken ünlü asasına dönüp;
” – Bak kıymetini bil, seni Tanrı’nın huzuruna getirdim” demiş. Asa da dile gelip;
” – Beni buraya sen getirmedin, ormana geldin, bütün ağaçları tek tek gezdin. İçlerinde en doğru düzgün beni buldun. Beni buraya sen değil doğruluğum getirdi” demiş. ( Antalya – Elmalı – Akçaeniş Köyü’nde Hamza TANAL’dan derlenmiştir.)
Doğa ve doğruluk hep rehberimiz olsun.
Sağlıcakla.  

_______________

*Antalya Kültür ve Turizm Müdürlüğü Folklor Araştırmacısı
14 Mart 2008 ANTALYA

KAYNAKLAR

Bahaeddin ÖGEL: Mili Eğitim Bakanlığı – Eğitim Dizisi, “Türk Mitolojisi – I”
ÇIBLAK, Nilgün: Türk Kültürü, Y.XL, S.474, ss. 605-614. (2002) Anadolu’da Ölüm Sonrası Mezarlıklar Çevresinde Oluşan İnanç Ve Pratikler
ÖNEY, Gönül: Anadolu Selçuklu Mimari Süslemesi ve El Sanatları, T. İş Bankası, Yay., 1988.  Anadolu Selçuklu Sanatında Hayat Ağacı Motifi, Belleten XXXII., 1968
ÇORUHLU, Yaşar: Türk Resim Sanatında Hayvan Sembolizmi, M.S.Ü. Doktora Tezi, İstanbul, Mayıs 1992.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.